Tag Archives: Adana

Hanya’yı Konya’yı Anladık!

Standard

Arsus’ta Müzikli Bir Yaz Gecesi
İlkokula başlayacağım. Abim birinci sınıfı bitirmiş; çok kısa bir sürede kırmızı kurdele beyaz yakasına takılmış; okullar da tatile girmiş. Adana Yüzme Havuzu’nda hergün yüzmeye gidiyoruz. Çıkışta bazen bicibici yiyoruz. Biz yerken abiler geliyor; ‘Yap bi bicibici, dayı!’ deyip tahta taburelere oturuyorlar. Üstümüzde şortlar, ayağımızda terlikler şıpıdık şıpıdık eve doğru yürüyoruz. Yol boyunca sıralanmış palmiye ağaçlarının incecik gövdeleriyle gökyüzüne doğru uzanışlarına bakıp şaşırıyorum; neredeyse her gün. Az sonra güzel bir yemek yeriz. Karnımız acıkmış. Çok aç olmasak bile açmışız gibi davranacağız. Bicibiciyi gizlice yedik, anneye söylemek yok!
Tatil konuşmaları yapılıyor. Bu yıl bir haftalığına Arsus’a gidecekmişiz; evde bir telaş, son dakika hazırlıkları, tuhafiyeciden eksik gedik ne varsa alınıyor. Turizm Taksi’den şoförlü bir araba kiralanıyor ve Arsus’ta deniz kenarındaki bir otele yerleşiliyor.
Herşey çok güzel! Oteldeki diğer müşterilerin çocuklarıyla tanışıyoruz. Plajda bütün gün oyunlar oynanıyor, yüzülüyor. Abim nereye gitse futbol oynar; burda da buldu kendine arkadaşlar. Biri kaleye geçiyor; diğerleri gol atmak için koşturup duruyorlar. Benim yaşımda kız çocuğu olan aileler yok. Hiç arkadaşım yok. Abimleri seyrediyorum. Kendi aralarında konuşuyorlar. Abim en çok Ahmet adlı bir çocukla samimi oldu. Birbirlerine bir şeyler anlatıp gülüyorlar. Bazen de ciddi ciddi konuşuyorlar. Hava çok sıcak. Uykum geliyor. Annem bana dilim dilim şeftali veriyor.
Pazartesi gününden Cumartesiye kadar günler hep böyle geçiyor. Cumartesi sabahı bize servis yapan garson abi gülümseyerek, ‘akşama sanatçılar var abi. Yemek müzikli olacak.’ diyor babama. Balıklar sipariş veriliyor, roka salatası geliyor; annem için kızarmış ekmek ve terayağı; babam için şarap, bizim için de coca cola. Biraz sonra müzik başlıyor. Sahneye peşpeşe şantözler çıkıp şarkı söylüyor. Üstlerine giydikleri pırıltılı ‘açık saçık’ giysilere bakıyorum. Benim annem ve teyzelerim de kolsuz şeyler giyiyorlar ama yanlarında daima ince bir hırka taşıyorlar; dedemlerin yanına daha dikkatli çıkılıyor; bir de artık nasıl giyiniyorlarsa, bizimkiler hep hanım hanımcık görünüyor. Benim tanıdığım kadınların neredeyse tamamı sağ ayağını sol ayağının üstünden geçirerek oturuyor; az ökçeli pabuçlar giyiyor. Bu şöntözlerin ayaklarında apartman topuklular var. Masadaki büyükler, ayaklarına apartman topuk, üstlerine pullu boncuklu elbiseler giyen bu kadınların İskenderun ve Soğukoluk’un barlarından geldiklerini anlatırken ben masadaki ekmek kırıntılarını teker teker ağzıma atıyorum; güya dinlemiyorum ama yalan. Anlattıkları herşeyi can kulağıyla dinliyorum. Barda çalışmanın kötü birşey olduğunu daha önce duymuştum. Bu kadınlar kötü yola düşmüşler; düşmüşler ama öyle kötü evlerde çalışanlar gibi de değillermiş; yoksa bir aile gazinosunda işleri neymiş? Sanatçılar, sanatçı… Bunu söylerken annemin sesi ‘napalım işte yavrum; bunlar da hayatın gerçekleri. Hep iyi şeyler olmuyor bu dünyada!’ diyor; işin tuhafı, bu sözcüklerin hiçbiri ağzından çıkmıyor. Hiç utanmadan ben uyduruyorum.
Sahneye çıkınca herkese hoşgeldiniz deyip, iyi eğlenceler diliyorlar. Birkaç kişi dışında hiçkimse alkışlamıyor. Dansöz çıkınca annem çenesini yukarı kaldırarak gözleriyle sanki çok derinlerdeki bir şeye bakıyor; baktığı gözle baktığı şey arasında öyle uzun bir mesafe var ki ‘oryantal’ denen kadın için üzülüyorum. Oysa dansöz çok güzel hareketler yaparak göbek atıyor. Ben de onun gibi dansöz olmak istiyorum ama bunu hiçkimseye söylemeyeceğim. Sahneye son olarak yüzündeki makyaj anneminkine hiç benzemeyen bir ‘şantöz’ çıkıyor. Annem dudağına ruj, gözüne açık mavi far sürer; oysa adı şantöz olan bu kadın bir resim gibi boyamış suratını, gözlerini kahverengi bir kalemle çerçevelemiş, kirpikleri upuzun ve bol bol rimellenmiş; gözüme hoş görünüyor. Masadakiler yavaş sesle birşeyler konuşuyor, fısır fısır; kaşlar kaldırılıyor, havada bir rahatsızlık rüzgarı esiyor. Kimden nasıl duyuyoruz; hiççç hatırlamıyorum ama şantöz bizim Ahmet’in annesi çıkıyor.
Abim ‘annem de çıkıp Ahmet’in annesi gibi şarkı söylesin!’ diyerek ağlıyor.

Alo
Hayat Bilgisi dersindeyiz. Konumuz İletişim Araçları. Telefon ve telgrafı işleyeceğiz. Zaten kolay! Telefonu anlat dese öğretmenim kolayca anlatırım. Üstünde sayılar var. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz bir de sıfır! Bizimki siyah. Bir tane de babamın bürosunda var.
Evde telefon çalınca koşup açarım. Çoğunlukla annemin bir arkadaşıdır. Daha ALO derken sesini tanıyıp adıyla hitap ettiğim için de daima “maaşallah cin gibi kızsın.” sözünü hak ederim. Annemi çağırmak için “beş dakika” derim. Annem bu sözüme niyeyse hep kızar. “Bir saniye de!”, der. Ben yine unutur, beş dakika, derim. Konuşur, sonra da kapatır.
Babam ne zaman birini arayacak olsa bana söyler. Ben, telefonun başına gider, duşa benzer şeyi kaldırırım. Ahize sözcüğüyle henüz tanışmamışım. Dınnn sesini duyunca numarayı hızlı hızlı çeviririm. Ağabeyimin özel derse gelen genç öğretmeni işaret parmağıyla her numarayı çevirişinde bir süre bekliyor; niye hiç anlamıyorum. Telefon zili aralıklarla çalıyor. Sonra ALO. Bazen de insanı sinirlendiren o kesintisiz meşgul sinyali. Yeniden açarım; ALOOOO .
Telgrafa gelince; telefon gibi görülür bir şey olmadığından neye benzer bilmem ama şöyle şeyler telgraftır: “ Acınızı paylaşıyoruz, başınız sağ olsun.”, ya da “ mutluluklar dileriz; mesut bahtiyar olun!’ Bunu yapmak için de önce bir yere telefon edilir. (Ben açmam.) Evin numarası söylenir. Telefon kapatılıp beklemeye başlanır. Karşı taraftan – artık bilmem kimdir onlar – telefon gelir. Önceden hazırlanmış kısa bir cümle, sözcüklerin üstüne basa basa söylenir. Adlar, soyadlar ve gideceği yer belirtilir. Böylelikle birisi sizin yerinize bunları iletir. Acaba neden? Galiba o da onlara telefon açıyor ve bilmem kim beyler size mutluluklar diliyor diyordur. Yalnız bir şey var; babamdan duyuyorum, telefon açılıyor, telgrafsa çekiliyor ya da alınıyor. Ama ben o zamana dek hiç almamışım. Sonradan öğreniyorum: Telgraf kısacık bir mektup gibi. Yerine çabucak ulaşıyor ve daha pahalı oluyor.
Okula gidiyorum. Yollarda yürürken, kitabın kapağını açmamış olmaktan hiç bir sıkıntı duymuyorum. Sınıfa giriyorum. Dersimiz “Hayat Bilgisi” bir an önce başlasın istiyorum. Çünkü söz isteyip, tahtaya kalkıp, sular seller gibi anlatacağım. Öğretmenim sınıfa giriyor. Sessizce sıraya girip, sınıftan çıkmamızı istiyor. Çıkıyoruz. Okul binasının girişinde bir kabin var. İçindeki duvara monte edilmiş ahşap rafta da bir telefon. Bir tane de müdürün odasındaki masanın üstünde. Öğrenciler iki gruba ayrılıyor. Öğretmenimiz, “Çocuklar, bu araca telefon denir.”, diyor. Galiba bizi aptal sanıyor, diyorum içimden. Kızdığım için de, cılız, kahverengi saçlı, kocaman siyah gözlü arkadaşım Selma’nın kolundan çekip sıranın en arkasına geçiyorum. Öğrenciler kabine ikişer ikişer giriyorlar. Sıra az sonra bize gelecek. Dersimiz uygulamalı.
Selma’yla kabine giriyoruz. Öğretmenimiz bana evimizi aramamı söylüyor. Numarayı hızlı hızlı çeviriyorum. Ne komik! Annem çıkıyor.
“Anneciğim” diyorum, “ Dersimiz İletişim Araçları. Öğretmenim evi aramamı söyledi. Arkadaşım Selma’yla konuşacakmışsın.’
Telefonu Selma’ya uzatıyorum … Selma’nın elleri tir tir titriyor.
“Alsana !”, diyorum .
Selma’nın gözleri kocaman – bir bana – bir telefona bakıyor!

Reklamlar

Gün 15. İyi ya da kötü, herhangi bir çocukluk anınıza yeniden hayat verin, bugünkü içgörülerinizle tekrar bakın.

Standard

Karataş’taki yazlık sinemayız; ahşap sandalyelerde oturmuşuz, elimizde durmadan çinttiğimiz ayçiçeği çekirdekleri film izliyoruz. İki film peşpeşe ama bizim aklımız ilk gösterimde; kimbilir kaçınca kez izlediğimiz o güzel film. Az sonra Çirkin Kral çocukluk arkadaşı Kerim Afşar’a okkalı bir tokat atıp hayatın onu ne denli yozlaştırdığını haykıracak ve o anda kıyamet gibi bir alkış kopacak seyircinin avuçlarından. Melike Demirağ buğulu sesiyle Arkadaş’ı söyleyecek. Herkes kendi arkadaşını düşünecek, hayallerine sarılacak; genciz çünkü ve en büyük zenginliğimiz hayallerimiz, öyle bir mevsimindeyiz hayatımızın.
Bir de bu yolculuğun çocukluk günleri var. Yine Adana. Bu kez kentin meşhurrr Asri Sineması. Pazar sabahları 10 matinesine gidiyoruz; neredeyse her Pazar, ayin gibi. Hıncahınç dolu sinemada genellikle yer bulamıyoruz ama bizim ‘her kapıyı açacak bir anahtarı olan’ Cemile Abla’mız var; ne yapar eder bizi loca koltuklarda oturtur. Filmde Kartal Tibet rol alıyorsa ben çok mutluyumdur; aşığım adama, öyle yakışıklı ve duygulu ki; yok eğer Hülya Koçyiğit varsa bu defa da ağlayışından çok hisleniyorum ama çocuk aklımla da olsa koşuşu tuhafıma gidiyor. İnsan öyle koşar mı ya? Yapay olduğuna da aklım ermiyor ama; yok, insan öyle koşmaz. Bir de Sami Hazinses’i seviyorum. Çok hüzünlü bir sureti var; onu çok çok sevdiğim bir akrabama benzetiyorum. Onun kadar iyi bir insan olduğunu düşünüyorum; onun kadar da dertli. Film, eğer, Senede Bir Gün’se çok ağlıyorum. Sadri Alışık oynuyorsa çok gülüyorum. Fakat dikkat ettim; daha çok hüzünlü filmleri seviyorum; bunun nedenini o sırada hiç bilmiyorum.
Suzan Avcı için ‘vamp kadın’ diyorlar. Ne demek olduğunu bağlamdan anlıyorum; o hep erkekleri baştan çıkarıyor ama biraz rahatsız oluyorum ona vamp denmesinden çünkü kadın sarışın ve çok güzel; hep açık saçık siyah saten giysiler giyiyor. Bence kadına haksızlık ediliyor. Gerçi o da biraz daha iyi kalpli olsa iyi olur ama ‘vamp’ denmesi de haksızlık!
Bu filmler hep birbirine benziyor. Daha çocuğum ama fark ediyorum bir tek Çirkin Kral’ın filmleri bunlardan farklı. Diğerlerinde acı ya da tatlı güzel şeyler gösterilirken Yılmaz Güney’in filmlerinde hep kötü şeyler gösteriliyor. Mesela bir çocuğun burnuna sinekler konuyor, çocuklarına daha iyi bir hayat verebilmek için patronunun işlediği suçu üstlenen bir işçi yıllar sonra hapishaneden çıkıp geneleve gidince orada çalışan kızını yüzündeki izden tanıyor; böyle şeyler hayatta nasıl oluyor? Hiç anlayamıyorum ama niyeyse Çirkin Kral’ın filmlerini diğerlerinden daha çok beğeniyorum. Bazen de öyle bir anda ortaya çıkıyor ki adam, Asri Sinema’da çılgın bir alkış kopuyor; ben de alkışlıyorum, yan gözle Cemile Abla’ma bakıyorum; oooooo O benden çok alkışlıyor. Arkadaşlarımla konuştuğumda bir tanesi ‘ hiç sevmiyorum o adamı’ diyor; ‘bizi yabancılara rezil ediyor, kötü taraflarımızı, fakirliğimizi gösteriyor’. Evet, evet! Ben o arkadaşımdan farklı düşünüyorum. Gösterirse göstersin; demek ki fakiriz, saklayacak mıyız yani? Umut filmi çok güzel, Baba filmi çok güzel. Beni ister sev ister sevme; caaanın bilir; ben bu fimleri çok seviyorum.
30 Yıl olmuş sen öleli. Türkiye’den, hem de hapisten, sen kaçırıldığında sevinmiştim. Arsus’daki bir balıkçıda karına küfreden bir savcıyı öfkene yenilerek ve cebinde asla taşımaman gereken bir tabancayı kullanarak öldürmene kızmıştım. Ona da yazık ettin. Sen ki bu işleri bilirdin; öfkenle işi bitirdin. Hakkında söylenen iyi kötü herşeye rağmen, Türk Sineması’nda gerçek anlamda çığır açan bir yönetmen olarak tarihe adını kazıdın. Biz seyirciyiz; günahın senin , sevabın biziz. Huzur içinde uyu.