Category Archives: Aklımdan geçenler

Oğlum Bana Bir Yüzük Yaptıracan

Standard

Babamın babası Terliksiz Köyü’nden. Adana’dan Karataş’a doğru giderken otuz altıncı kilometrede, sağda. Çocukluğumuzda Karataş’a giderken bir kez alıp hiç değiştirmediğimiz beyaz Renault’un içinden ellerimiz havada, ‘Heyyyy! Bizim köyyyy!’ diye el sallardık.

Ben köyü, tarlaları, meyve ağaçlarını, bir kenardan biten ay çiçeklerini, köydeki büyükdededen kalma evi, avlusunu, bir ağaca dayanmış ahşap merdiveni, beyaz plastik masa ve sandalyeleri, tulumbayı, elinin her an suya yakın olmasını, ailenin gelin ya da kızlarının ikram ettiği kahve ve meyveleri fakat en çok bizleri görünce gözlerinin içi gülen Bekir Amca’yı oldum olası çok severim. Bekir Amca’nın bir özelliği var: gözleri gülünce yüzüne ışık vuruyor. Bizim oralarda bir söz var; gün karası mı, gön karası mı? Siz zaten anlamışsınızdır da yerel olduğu için ben yine de açayım; güneşten mi karardın, yoksa tenin mi esmer? Biz bunu sorarken, kafamızı sağa sola sallayıp, burnumuzu ekşitip gülerek sorarız. Bekir Amca hem gün karası, hem gön karası. Gön, pamuğa girip güneşi alınca kara yağız bir Adana çiftçisi çıkıyor ortaya ve gülen gözleri o sırada nasıl bir şey yapıyorsa; yüzene bir Rembrandt tablosu gibi ışık vuruyor. Sarılır yanaklarımdan öper. Gülümser. Uzun uzun gözlerime bakar. Yüzüme. Sessiz. Başını sallar. Ve çok sevecen.

Çok küçükken, ama o anı hatırladığım kadar da aklım başımdayken neneme- eltisine- ziyarete gelmişti annesi Emine Nene. Küçücük gülen bir yüz, başında yağlık, eller kınalı. Kapı da hep açık olurdu ama artık o gün nasılsa ben karşılamışım neneyi. ‘Söyle bakalım, ben kimim?’ diye sordu. ‘Bizlerden birisin ama adını unuttum.’ dedim de Allahhh bunlar beni bir makaraya aldılar, adım bizlerden birine çıkmıştı.

Dedemin annesine Güllü Hatın denirmiş. Beyaz tenli, mavi gözlüymüş ve gök mavisi gözlerini dedeme, Erip ve rahmetli Yücel amcalarıma vermiş. Tatlı diliyle müderris bir babanın kızı olan nenemi isterken, mavi gözü ve yakışıklılığıyla övünüp ‘benim oğlum buraların Mustaâ Kemal’idir,’ diye giriş yapacak kadar akıllı, hükümlü, sözü geçen bir kadınmış. Oymaklı (Eşekçi Köyü) Köyü’nden, Bozdoğan Aşireti’ndenmiş. Emiroğlu ve Emiral soyadlı kişiler akrabalarıymış. Dedemin babası Bekir Ağa. Ama az önce bahsettiğim yüzüne ışık vuran değil; onun dedesi. Bu evlilikten iki çocuk doğmuş. Vallahi hayret! Şimdilerde ideal, eskilerde çok çok ileri bir karar ama karar mı bilemem. Belki doğup, kaybedilenler olmuştur. Hayatta kalanlar dedem Apdullah ve ağabeyi Osman’mış. Osman Amca’yı görmedim, ben doğana kadar o kendi bahçesine çekilmiş. Ama şunu biliyorum; amcasının kızı Emine Hatın’la yaptığı evliliğinden yedi çocuğu var. İkinci evliliğini Fatma Hatın ile yapmış, eş zamanlı, ondan da çocukları var. Emine’den çocukları Esat, Nedim, Mehmet Fuat, Hasan Tahsin, Cahide (Jale), Bekir ve Düriye. Düriye’nin yaş sırası daha önce ama sona yazdım. Çünkü çok hoş bir hikayesi var. Düriye Hatın Çimeli Köyü’ne gelin gitmiş. Aman bir ağlamışlar, bir ağlamışlar kız gurbete gitti diye. Açıp neti bakın; köyler karşı karşıya. Aradan bir yol geçiyor.

Geçmiş tatlı günler…

Fatma Hatın ve Osman amcamızdan Zeki, Muazzez, Türkan ve Avukat İsmet ve Metin doğmuş. İşte benim Terliksiz Köyü’nden akrabalarım. Ben onlar kimle evlenmiş, çocukların adı nedir, hepsini bilirim. Hepsi ‘bizlerden biri.’

Fakat asıl hikaye dedemin anası Güllü Hatın’dan geldi belleğime. Çok hükümlüymüş dedim ya; oğluna şöyle şöyle şeyler söylermiş:

‘Aptullah, bana bir yüzük yaptıracan.’

Dedem hemen yaptırırmış, nasıl istiyorsa öyle. Cumartesi sabah kalktım. Hem dışardaki hem ruhtaki hava güzel. Oğlum Ziya’ya telefon açtım. Hep meşgul, işi gücü çoktur; sağ olsun.‘Oğlum,’ dedim, ‘beni bugün pazara götürecen.’

Nasıl ama? Mecbur, peki anne dedi. On beş kilo domates aldım. İşte sonuç.

Ölenlerin ruhu şâd olsun, yaşayanlara uzun ömür.

Ey Esin Perisi!

Standard

Yeri geldi mi, Adanalılar arasında bir özdeyiş heceleyerek söylenir: Ya-şa-ya-şa-gör-te-ma-şa… Bazen tanık olduğum bir durum bana tuhaf geliyor. Tuhaf, rahatsız edici, fazla ya da benzer bir şeyler… Neredeyse her defasında, içinde bulunduğum çaresiz kabulleniş nedeniyle ya yanağıma yapay bir gülücük kondurarak, ya kem küm ederek geçiştirmeye çalışıyorum; bunlar, insanın aklına bir kez girerse bi daha çıkmayan şeyler, unutmadığınız şeyler. Çünkü anlatmak için gayret sarfetmem, doğru sözcükler bulmam gereken bu durumlar dışardan seyreden insan için çok komik fakat aynı anda ne çok gülmek istediğinizi rol yaparak gizlemek zorundasınız. Çileye bakın! Neyse ki hepimiz, zamanı geldiğinde iyi aktörlere taş çıkartırız. Amerikalı bir arkadaşımın İstanbul’da yaşadığı bir olayı hatırlıyorum. Sekiz dokuz yaşlarındaki bir çocuğa İngilizce ders vermeye evlerine giderdi. Dediğine göre ev, muhteşem bir yalıydı. Kapıda güvenlikler, evde geniş bir personel, her şey olması gerektiği gibi. Böyle bir şeye bir öğretmen olsa olsa çok sevinir. İşin bedeli de cömertçe ödenir. Arkadaşım bunları anlatmaya başlayınca, e güzel dedim. Bilmiyorum dedi. Bir güldü. Ortada funny bir durum var dedi. Nedir o sana komik gelen şey, nelerine gülüyorsun diye sorunca, yok dedi, bu funny başka funny, biz aynı sözcüğü hem komik hem de tuhaf anlamına kullanırız. Hadi bakalım, konu ısınmaya başladı. Çok entellektüel ve çok zarif bir kadın olan arkadaşım anlatmaya başladı. Okul çıkışları ve hafta sonu, haftada üç kez gidiyormuş. Her gittiğinde, ders başladıktan bir süre sonra anne, yanında iki mutfak görevlisiyle yanlarına geliyormuş. Paşamız bugün ne yemek ister? Paşa ne demek diye sordu. Ben hiçbir şeyi kısa anlatmayı beceremediğimden paşa çayını bile anlatarak ayrıntılı bir Türkçe deyimler dersi de vermiş oldum sohbetimiz sırasında. Neyse, paşa ne istediğini söylermiş. On dakika içinde istediği ne ise o geliyormuş. Arkadaşım bu duruma çok şaşırmış. Nasıl, ne isterse, on dakikada? Bir üç beş. Nihayet anneye sormuş, bunu nasıl başarıyorsunuz(!)? Efendim, durum şöyleymiş. Paşanın çok sevdiği dört yemek varmış; köfte, patates kızartması, mantı, yaprak dolması. Paşanın canı bunlardan birini, bazen ikisini çekermiş. Ne zaman ne isteyeceği bilinemediği için mutfak personeli her gün dördünden birini isteme durumuna hazır olacak şekilde çalışırlarmış. Arkadaşım annenin yüzünde ‘bak biz neler çekiyoruz?’ ve ‘bak ben neleri başarıyorum?’ ifadesini aynı anda gördüğünü söylemişti; bunu kaşını kaldırarak kafasını yan yan sallamasından ve aynı anda gözlerinde şimşek şimşek pırıldayan bir ışıltıdan anlamış. Dördüncü sınıfa giden bir çocuğa ders anlatıyorum. Bir süre sonra sıkıldı. I-Phone’unu eline aldı, ders ne zaman bitecek, şoförüme haber vereceğim dedi. Çocuk köpeğim, kedim dese, öğretmenim dese kulağıma hoş gelecek şey şoförüm deyince bana tuhaf gelmişti. Elinizin altında ortak sıfata sahip iki zıt davranış biçimi varsa, bir sınıfa yönelik önyargı kalmıyor. Çok zengin oldukları herkesçe bilinen bir başka öğrencim, bizim evde akşam yemeğine önce bir gün önceden kalan yemek gelir, herkese paylaştırılır, sonra o günün yemeği gelir. Babam da annem de bu konuda hiç taviz vermezler demişti. Onu da şoför getirirdi ama o, öğrencimin Coşkun abisiydi. Bir de başka bir kızımız vardı. On üç yaşlarında, güzeller güzeli bir kız. Önceleri bana geliyordu. Her gelişinde elinde iki çeşit kremalı, birkaç çeşit kuru pasta, en meşhur pastaneden. Dolap her gün pasta doluyordu, arkadaşlarıma gelin, biz bunları bitiremiyoruz diyordum. Ben kızınıza çift kaşarlı tost yaparım, kurabiye yaparım diyordum. Çok tatlı, çok sıcak annesi, olsun, yersiniz diyordu, yine eli kolu paketlerle dolu geliyordu. Tuhaf bir durumdu. Kötüyüm vallaha. Ne kadar ayıp ayrıca. Bir süre sonra anne, sizden bir şey rica edeceğim dedi, lütfen siz bize gelin. Ve yeni bir temaşa başladı. Ben eve vardığımda emektarları orta yaşlı bir kadın kapıyı açıyordu. Siz geçin kızım, az sonra gelirler diyerek beni salona alıyordu. Ana kız, bazen de hep yeni bir abla, geliyorlardı. Öpücükler. Ellerinde şık kağıttan paketler, çok ünlü bir mağazanın adı, o zamanın en ünlü ikisinden biri. Sekiz on tane giysi. Bir kez değil, iki kez değil, üç kez değil, her defasında akıl almaz, hesap yapılmaz bir çılgınlıkla alışveriş yapıyorlardı. Dolaplarında etiketi çıkarılmamış, ne zaman alındığı unutulmuş kim bilir ne çok şey için onları çok güldüren hikayeler anlatıyorlardı. ‘Palyaçosuz bir komedi.’* Tuhaf, rahatsız edici, fazla ya da benzer bir şeyler işte; günlük hayatın içinden şöyle bir geçmiş olaylar içimde erik kurusu gibi kalmış. Bu ne demek derseniz, Adanalılar, içlerinde burukluk, acı ya da öfke bırakan bir olayı unutamadıklarını ‘içinde erik kurusu kalmış,’ diyerek ifade ederler. Kendime soru sormuştum. Bu nasıl bir dünya demiştim. Nasıl bir dünya? Öğretmen arkadaşlarım, daha bir yıl öncesine kadar birlikte çalıştığım iş arkadaşlarım o yıl çalıştıkları özel okuldan en son üç aylıklarını alamamışlardı. Mahkemeler açılmıştı. Patron ‘bu kutsal mesleğe mensup çalışma arkadaşlarından biraz fedakarlık bekliyordu.’ Bir yıl önce ben de çalışırken yılbaşı günü eve maaşsız dönmüştük. Derdini kime anlatacaksın? Kim anlayacak? Nasıl gülümseyeceksin? Nasıl hiçbir şey yokmuş gibi davranacaksın? Davranıyorduk, ya da derdimizi sadece bizi anlayacağını düşündüklerimize anlatıyorduk. Sonra bir adam çıktı ve bir film yaptı. 21 Mayıs 2019’da Cannes’da Altın Palmiye. Palme d’Or alan ilk Güney Kore filmi. Ve Blue is the Warmest Color filminden (2013) bu yana oy birliğiyle ödülü alan tek film. Jüride istisnasız herkes bu filme oy vermiş. 2020’de Oscar En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Yönetmen. Parasite. Güney Koreli yönetmen Boog Joon-ho’nun yaptığı film, En İyi Film Oscar’ını alan ‘yabancı dildeki ilk film’ olma özelliğini taşıyor; İngilizce olmayan bir dil. Bir de 2012’de Oscar’ı üç dalda alan The Artist adlı Fransız filmi vardı ama onda konuşma yok. Bu nedenle Parasite ilk kabul ediliyor. Yönetmen Boog Joon-ho senaryoyu Han Jin-won ile birlikte yazmış. Sinemadan çıktıktan sonra daha önce deneyimlediğim bu tuhaf durumlar üzerine bir hayale dalmış, gülümserken yakaladım kendimi. Yanıma Amerikalı arkadaşımı alsaydım, birkaç öğretmen arkadaş daha, hep birlikte Kumkapı’da bir meyhaneye gitseydik. Birer duble rakı içseydik. Ben hemen yan masalarla konuşurum; tesadüf bu ya, yan masada oturan ünlü bir yönetmene rastlasaydık. Biz öğretmeniz deseydik, okul, özel ders, öyle işte. Konu konuyu açsaydı. Yönetmen kafasında uzun zamandır düşündüğü bir projeden bahsetseydi; asıl amacım kapitalizmi anlatmak ama bunu aynı mekana taşıyacağım iki zıt kutupla gündelik hayatın pek de önemsenmeyen basit ama içinde tuhaflık barındıran bir konusuyla yapmak istiyorum deseydi. Özel ders sırasında rastladığımız tuhaf bir durum var esasında deyip işte bunları anlatsaydık, yalnız bunlar komedi, acaba işinize yarar mı deseydik. Sonra o dahil hepimiz kahkahalarla gülseydik, rakıları tokuştursaydık… Boog Joon-ho kalbimizi okumuş. The Guardian’da (31 Ocak 2020) Steve Rose’un yazısında okudum: yönetmen, ilk gençlik yıllarında o sıralardaki sevgilisinin önayak olmasıyla ders vermek üzere çok zengin bir ailenin evine gitmiş. ‘Palyaçosuz bir komedi, kötü adamsız bir dram.’* olarak tanımladığı filme o evdeki deneyimi ilham vermiş. Ey esin perisi, hiç öyle hafife alınacak bir şey değilsin. Ne kadar duygulu, ne kadar güzelsin. Saniye Akay Demirel

Gelinlik

Standard

Arkadaşım ördüğü kazağı bitirmiş, kucağına alıp keyifle bakarken bir sigara yakmış.

Hopp, kabına sığmayan kor kazağa düşüp bir delik açmaz mı? Kendine kızmış biraz, sitem etmiş kendine. Ben bunu yüz yüze duymuş değilim. O, benim bayıldığım; önerdiği kitaptı, filmdi, yorumdu etkilendiğim, beslendiğim pek çok Twitter arkadaşımdan biri. Hemen teselli etmek istedim. Ulaşması an meselesi olan mesajıma şöyle yazdım:

‘Elinize sağlık, bunu dert etmeyin. Biri annem, ikisi teyzem müthiş yaratıcı, müthiş becerikli üç kadınla büyüdüm ben. En özgün modeller böyle durumlardan çıkar.’

Edip Cansever’in dizeleri bir kez daha haklı çıkarıyor şairi; ‘Gökyüzü gibi şu çocukluk/ hiçbir yere gitmiyor.’

– Sevim’in bir kız kardeşi varmış ya; işte onun beyinin bir arkadaşına Sevim’i düşünüyorlarmış. Perşembe akşamı istemeye gelecekler. Adam kendi halinde, elinde sanatı olan biriymiş, boyacılık yapıyormuş, hadi hayırlısı bakalım. Amma beyler iyi bir araştırma yapsınlar ha, sen de enişteye söyle.

Teyzem pazar dönüşü elindeki fileleri eve bırakmış; “aman siz durun bakalım şuracıkta, ben bir kahve içip geleyim,” demiş. Teyzem böyledir, annem de; her şeyle konuşurlar. Annemin muslukta akan suya soru sorduğunu duyduktan sonra artık bana hiç tuhaf gelmedi bu durum. Bana mı soruyor diye bir an düşünsem de sırtı bana dönüktü, evde benden başka kimse yoktu ve mutfağa üç kapı uzaktaki odamda sosyal bilgiler sınavına çalıştığımı biliyordu.
– Anne kimle konuşuyorsun?
– Kendi kendime konuşuyorum, sana da tavsiye ederim.

Bitişik apartmanlarda oturan kız kardeşler her fırsatta birbirlerine ‘bir geçer,’ azıcık ufunetlerini dağıtırlardı. İşte haberi bir ufunet dağıtma seansı sırasında öğrenmiş oldum, Sevim’i istemeye geleceklermiş.

Sevim dediğime bakmayın, biz çocuklar ona Sevim Teyze deriz. “Bak hele,” diyerek başlayan cümleleri giderek yükselen sesinde, çığlık değilse de ona yakın bir şey haline dönüşür ve tam o sırada evde olsa da, evlenip evden çıkmış olsa da evin kızları olan üç abladan en az birinin “yavaş konuş biraz, noluyor böyle?” uyarısıyla başını yukarıdan aşağıya indirir, esmer teninde kara gözler kırdığım potun ne olduğunu hiç anlamadım der gibi bakar ve fakat aynı ânda gözlerinden koyu bir sis geçer, evet.

Fakat çabuk unutur.

Ablaların “ne bağırıyorsun böyle, durduk yere, ne bağırıyorsun?” diyen sesleri, bir çocuğun gözünden hiç kaçmayan irileşmiş gözleri, onu zerre kadar etkilemiyor olabilir; ya da hiç de fena insanlar değil bunlar diye düşünmüş olabilir geceleri; gözleri kapalı, uyamaya yakın düşünürken çünkü ne yapıp etsen de, ‘neyse şimdi ismi lazım değil’, ‘birisi sabıkalı haa!’ diyerekten, eve giriş çıkışları dikkat isteyen bazı erkeklerin, bir naylon torba içine atılıp kazara bir köşede unutulmuş ekmeğin bir ay sonra kurtlanması gibi kıvır kıvır kıvranan ellerinden onu kurtarmak için alınması gereken her önlemi almış olduklarını biliyordur. Her önlemi; hatta düpedüz açık açık söylemişlerdir; ‘bak gittiğin her yerde de uyanık ol ve en çok da önüne bakan adamlardan sakın kendini, erkeğin önüne bakanı makbul değildir,’ demişlerdir. Onu olabilecek tehlikelerden sakınmışlardır. Fakat yine de Sevim’in elinde değil, bir mevzunun, kâh mutfakta kahvenin köpürmesini beklerken, kâh çamaşırları katlarken sadece kendi duyduğu, hadi diyelim ki kulak misafiri olduğu bir yanını, doğrucası işin aslını öğrenmişse, “bak hele” diye başlayan sesi coşkuyla yükseliverir.

Bana kalırsa güzel bir kadındır Sevim. İlkten bakınca – şöyle üstünkörü- bir içim su diyeceğiniz bir güzellik değildir tamam, neredeyse bütün güneyli oğlanların üzüm boğazından geçerken görünür dediği gibi de değil, ne çırpı bacak, ne lop lop yiyor denen cinsten ama ben bir ressam olsam tam da dur şöyle kara kalem bir resmini çizeyim diyebileceğim gösterişte bir kadın. Son düğmesine kadar iliklediği elbisesini geren göğüsler, gün karası değil gön karası bir ten, kara gözler, kara kaşlar ve sabahtan kalkıp kahvaltı hazırla, bulaşık yıka, çayları doldur, bir daha doldur, masayı kaldır, yatakları düzelt, evi sil, balkonu yıka, fasulyeyi ayıkla, tozu al; ne yaparsan yap bana mısın demeyen eller…

Neşesine neşe katan bir şey var. Daha doğrusu vardı. Önceleri, daha evin küçük kızı evlenmemişken, evde onun gelmesini bekler. Beklerken akşama pişecek pilavın pirincini ayıklar, cacığı yapıp dolaba koyar, biraz oturur, biraz sıkılır, ya bir kanaviçeyi, bir lizözü ya da eteği bastırılacak bir elbiseyi pek güzel işler, örer, diker. Nihayet küçük ama ondan büyük kız gelir, onu odaya çekip, kız kıza nereye gittiler, ne içtiler, ne yediler hepsini anlatır. Dans da ediyorlarmış, çaça, twist her şeyi beceriyorlar, kız kıza slow dans da; dinleyerek öğrenir, daha beklerken neşelenmeye başlar. Onlar sırdaş. Ayrıca tamam, belki evin küçük kızının arkadaşlarıyla olana değil ama cümbür cemaat dolmuşa doluşup beraberce, daha çok uzaklarda, bahçeli bahçeli evlerde oturanlara mı gidilecek, bahçesinde leylak açanlara, sarmaşık güller açanlara mı gidilecek, onu da yanlarına alırlar. Gittiği yerlerde de köpüklü kahveler, çay, kavunlu dondurma mı verilecek, ev sahibi kalkarken, bu da kalkar, ‘dur ben yaparım ayol,’ der, peşi sıra mutfağa gider. Ayol demeyi çok sever.

Gece olup, herkesi uyuttuktan sonra kısa bir özgürlük alanı yaratır kendine. Işıkları kapatıp salonu ve bir odayı L şeklinde çevreleyen koskocaman evin balkonuna çıkar, gaz yağı fıçısına dönen köşeyi kendine siper ederek Bafra sigarasını tüttürür. Olur’a, yattıktan biraz sonra bir tuvalet ihtiyacı, bir bardak su ev halkından birinin kalkacağı tutar, ‘sen daha uyumadın mı?’ diye çıkışır; önlem olarak. Bafrasını söndürdükten sonra izmariti minik bir gazete parçasıyla sarar, bahçeye atmaz, çünkü neden? Mazallah dedem bahçede dolaşırken görebilir. Bir Bafra izmariti? Şu üç katlı binada, bizden başka kimsenin olmadığı bir yerde nerden gelmiştir diye düşünebilir, şimdi koskoca adama, baba kabul ettiğin bir adama yalan mı söyleyeceksin? Güzelce sarar, yatağının altına koyar, gündüz vakti çöpü dökerken hoppp, içine.

Hiç aşık olmuş mudur? Bunu hiç konuşmadık. Soramadım, çünkü nasıl söyleyeyim, ondan biraz çekiniyordum. Biz çocuklar üzerinde sözü geçerdi. Bunun böyle olduğunu ortaya serecek ne bir azarlama, ne bir sinirli çıkış ne de otoriter bir kaş göz ses hatırlıyorum ona dair ama evdeki varlığı hissedilirdi. Mesela ortalarına birer fındık yerleştirilen kurabiyenin fındığını davul fırından kimse onun kadar kıvama geldiği an çıkaramıyordu, bir değil iki tane yememe izin veriyordu- ama üç olmaz, sonra misafirler ne yiyecek?- Zaman zaman torun tombalak ‘habul hubul’ bir araya gelinen günlerde ‘lahmacunun içini doğrusu Sevim çok güzel hazırlar’, eve yakın bir fırına gönderip pişirtmek için kapaktı, savandı, bir güzel sarar, altına da pişenler konsun diye tepsiyi yerleştirir verirdi dedemin eline. Dedem, bazen, aslında çok yufka olan yüreğiyle bir an için telaşlanıp dudağını sağa sola aşağıya yukarıya oynatıp sinirlenmiş görünürken Sevim Teyze’ye hiç rastlamıyordu öyle bir an. O herkese nasıl davranması gerektiğini biliyordu.

Annem ve teyzelerim, büyükannem, dedem ‘işte bu kadar. Yapıp yapabileceğimiz bu kadar. Evinde olsa yiyecek aşı yoktu. Anne başkasına kaçmış, baba çocuklara bakmayı becerememiş, her birini hali vakti yerinde birilerine vermiş. Bize getirdiler de hiç değilse temiz insanların arasında büyüdü.’ diyerek geçer akçe birer sözcük bulmaya çabaladıkları ‘60lı yılların rüzgarından etkilenmiş; ilkokula bile gönderilmemiş Sevim. Anneme sordum, bu kocamış eğitimci kimliğimle; ‘neden?’

‘Ayşe Yengem yanlarındaki kızı yollamıştı ilkokula. Sonra kız bir adama kaçtı. Gözü açıldı diye korktuk herhalde. Yanlış düşünmüşüz. Ama devir öyle bir devirdi. Biz de o kadar biliyorduk.’ dedi telefonda.

Sevim’in, kolonyayla itinayla geriye doğru taranmış saçlarında tarak izleri görünen pırıl pırıl traşlı talibiyle sözü kesildi. Nikah günü belirlendi. Annem ve teyzelerim hummalı bir çalışmaya girişip, dedemin dükkanından beyaz kumaşı ve danteli aldılar, dikmeye başladılar. Gelinlik çok güzel oldu. Nikah sabahı her şey hazırdı, bir tek son ütüsü vardı. Hadi ütüle gelinliğini dediler demek ki, o sözleri hatırlamıyorum. Sevim’in aklı o anda hangi güzel hayallere dalmışsa, hayaller onu uçurdu, ütüyü gelinliğin tam ortasına bastı. O da kendi cisminin yapacağını yapıp ortaya şeklince bir yanık bıraktı. Her mesafeden görülebilen bir yanık.

Amaninn, amannn, ne yapacağız şimdi? Bizim kadınları aldı bir telaş. Biraz elleri titredi. Biraz bağırıp çağırdılar. Annem, “Hadi bakalım, yanık gelinlikle gidersin artık,” dedi. Kafasını salladı. O anda onun bu sözü söylemesinin ‘ben çözümü buldum bile ve neyse ki bunu yapacak zamanımız var,’ demek olduğunu anlamak için annemin kızı olmak gerekiyor. Hızlı bir biçimde, boşalmış tenekeden bir Eucarbon kutusunun içine doldurduğu beyaz incikleri, boncukları, payetleri heyecandan titreyen elleriyle iğnenin ucuna hızla hızlı iteleyerek beyaz ibrişimlere sıraladı annem, gir çık, doldur, gir çık, doldur; ütü izinden eser kalmadı.

Sevim’in yüzü güldü. Saçı, makyajı zaten hazırdı. Mavi bir far, yanağa kondurulmuş allık, gül kurusu pembe bir ruj. Telli duvaklı gelin oldu.

Nikaha gelenler gelinliği çok beğendi, ayy siz mi diktiniz? Hele şu önündeki boncuk işi yok mu, çok güzel olmuş, nerden buldunuz modeli?

Bir yerde okumuştum; her hikaye aslında başka bir hikayeyi anlatmak için yazılırmış. Ona elimi kaldırıp selam verirken ekleyeyim; neyse ki görünüre göre mutlu oldular; iki çocuk, torun tombalak, bir kırk altı yıl olmuştur.

Saniye Akay Demirel
nanis1961@yahoo.com

Kabul Günü

Standard

Savaş ve Barış’ın ilk sayfasında romanın aslında Fransızca yazan bir dipnot var. Girişinden başlarsak;

‘O sabah kırmızı elbise giymiş bir uşakla davetlilere gönderilen küçük kartlara hep aynı Fransızca cümleler yazılmıştı: 

“Sayın kont, eğer yapacak daha iyi bir şeyiniz yoksa ve geceyi zavallı bir hastanın yanında geçirmek düşüncesi sizi ürkütmüyorsa, saat 7 ilâ 10 arasında evimde bulunmanızdan büyük mutluluk duyacağım. Annette Scherer” 

1805 yılı, Temmuz ayı, tarihi de not düşelim. 

Davetiyeyi okuyunca aklıma bir kitap geldi. Şakir Eczacıbaşı’nın 1995’de yazdığı ya da daha doğrusu, yıllarca Bernard Shaw’un yazdığı her metni tarayıp temalı sınıflandırmalar yaparak hazırladığı müthiş güzel bir kitap, ‘Gülen Düşünceler.’ Okudukça anlıyorsunuz ki karşı bir söz söylenmesi mümkün olmayan bir adam Shaw. 1856 doğumlu, yoksullaşmış İrlandalı toprak soylusu bir ailenin üçüncü çocuğu. Kitabın dizini çok isabetli yapıldığından davetiye sözcüğüne bakınca aradığım şeyi şıp diye buldum: 

İngiliz geleneği şöyleymiş, evinize misafir davet etmek için gönderdiğiniz davetiyeye o gün o saatte evde olacağınızı yazarmışsınız. Buyur, gel, bekliyorum demek yok. Lady’lerden bir lady de öyle yapmış, Shaw’a yolluyor, 

‘şu gün şu saatten evde olacağım.’  Shaw iki sözcükle yanıt vermiş: 

“Ben de…”

Tatlı Shaw. 

Onlar öyleyken, bizim memlekette, Adana’da eve misafir çağırmak kart ve davetiye gönderilerek yapılmaz. Kolay bir yol bulmuş kadınlar, hemen herkesin bir kabul günü var. Ben bildim bileli annemin kabul günü ayın 30’udur. Annem o gün için pasta börek kurabiye hazırlıkları yapar, ev bir gün önce arı sili temizlenir, gümüşler parlatılır, vazoya bir demet çiçek, kristal sigaralığa (böyle bir şey vardı, evet,) bir kaç paket yabancı sigara koyar, erkenden giyinip kuşanır çünkü mesela Ayten Teyze saat 13:30’u biraz geçe bir bahar esintisi gibi içeri girer, dudakları kırmızı rujlu, çıtı pıtı, yüzü minicik bir karpuz dilimi gibi gülümsüyor, onu tül bir perdenin arkasından görür gibiyim. Yürüyüşünü seyrederken insanın içi canlanır ve neredeyse daha oturur oturmaz, ‘Nurtencim,’ der ‘ben ikramımı erken alacağım, bir kapım daha var.’ ‘Kime gideceksin Ayten Abla?’ derse annem, mesela ‘Nevin, Hatice Hanım’ın kızı, borçluyum ona,’ der Ayten Teyze. Bu borç ne borcu? Sizin kabul gününüzde gelene bir ziyaret borcunuz olur. Bu borç unutulmaz. Unutulursa, ‘ben ona iki kere gittim, o gelmedi.’ denir. Çene hafif yana çevirilir, hafif. Kahveden bir yudum alınır. 

Çok eski zamanlara dek uzanıyor kabul günleri, benim dinlediğim anlatılarda 1930 başlarına kadar uzanıyor. Annemin çocukluğunda haftanın bir günü, ayda dört kere kabul yapılırmış. Şimdiki gibi ikram olmazmış, nerden olacak, fırın yokmuş evlerde. Şurup yapılırmış. Biraz ‘modernleşince’, mesela ayın birle biten günleri alınırmış. Karışık biraz çünkü aldıkları şey kabul günü. Nakiye Nenemin kabul günü ayın 1, 11, 21’i mesela. Bütün mesele şu, kapıya gelen geri dönmeyecek. Hazırlanacaksın, ikramını yapacaksın, oturan herkes tek tek herkese nasılsınız diye soracak. Anneannem Saniye’ninki ayın 21’i. O genç yaşta vefat edince, dedemin ikinci eşi olarak gelen büyükannem ikinci Saniye de aynı günü almış. Zaten tepeden tırnağa zarif, ince ruhlu bir kadındı, bunda bile aynı zarafet. Fatma Teyzeminki 3’ü, Saadet Teyzeminki 27’si, Ziyaver Halanınki 1’i, Lütfiye Halanınki ayın ilk Salısı. Kadınlar hepsini bilir, çarpım tablosu gibi ezberlerinde. Diyelim ki sağlık durumu kabule pek elverişli değil, ‘olsun, yeter ki canı sağ olsun, bak mesela Nursima’nınki ayın 24’ü, ne zamandır hasta da, kızı, gelini kıvır kıvır hizmet ediyorlar.’ Çalışan kadınların iş durumuna göre, ilk Pazartesi, ikinci Cumartesi, veya son Cumartesi gibi akılda kalacak bir gün bulmuşlar. Çalışan bazı kadınlar kabul günü almıyorlar. Hıhhh! Hemen burun bükülür. Artık ağzıyla kuş tutsa, amannn, görüşme olmuyor ki, ne anlatıp, ne duyacaksın? ‘Bak mesela Ceyhun’la, Bilge, biri eczacı, biri avukat. Ama pekala kabul günü aldılar. Hem çalıştılar, hem bir gün olsun görüşmekten kaçmadılar. Aaa, mesela Nesrin de öyle. İstanbul’dan gelin geldi, okumuş, tahsilli kız, aslaaa kaçırmaz kabul günlerimizi. On üstünden on numaralık gelindir o.’ 

Hikayelerin bir yerinden mutlaka bir kabul günü lafı çıkar. İşte Saadet Teyzeme yine ‘eczacının karısını anlatsana teyze’ diyorum, anlatıyor: 

‘Eczacının karısına felç inmişti. Bir yerde baykuş ötse,

‘Aha!  eczacının karısı öldü,’ derdik. Bir kalabalık görsek, 

‘eczacının karısı mı ölmüş?’ derdik. 

Bu felç indikten sonra belki bir 25 sene daha yaşadı. Senelerce bu böyle gitti. Bir mahalle temizlendi, bu ölmedi. Evden torunu öldü, gelini öldü, bu kadın kuru kemik kalana kadar yaşadı. 25 kilo olana kadar dayandı. Kızıyla damadı bakardı. Damat annen bize uğur getirdi, benim işlerim açıldı, annene iyi bak, dermiş. İyi de baktılar. Hiç unutmam, Ziyaver halamın kabul gününden geliyorduk, yolda Melahat Hanım’ı gördük. Annem nerden geliyorsun deyince, eczacının karısına felç gelmiş, bağırınca koştum dedi. Hem soran öldü, hem cevap veren öldü. Eczacının karısı yaşadı.’ 

Bu hikayeyi teyzemin Adana şivesinden dinlemek apayrı bir zevktir. 

Bir başka kabul günü hikayesi var ki onun bendeki yeri ayrı. Zamanında anneannemin sık sık görüştüğü bir Tevhide Hanım Teyze varmış. Gidip gelirlermiş. Anneannem öldükten bir kaç yıl sonrasında, kızları da gidip geliyorlar ziyarete. Sonra annem biraz ihmal ediyor. Belki de yaş farkı nedeniyle borçlu olmasına rağmen borcu ödemiyor. Aradan biraz zaman geçiyor. Yine bir ayın 30’u, annem hazırlanmış, konuk ağırlayacak. Kapı çalıyor. Bir açıyor ki Tevhide Hanım Teyze. 

“Siz benim, Saniye Hanım’dan kalan teberiklerimsiniz, ben gelirim kızım,” diyor. 

Annem bunu anlatırken gözleri dolar. Bana ne oluyorsa, benim de gözlerim dolar. Her anlatışında, her dinleyişimde, o erdem ışıltısı içimize su serper. 

Alır mıydınız?

Standard


Oğlum Ziya Demirel’in ilk uzun metrajlı filmi için ev döşeniyor. Bu işleri Sanat Yönetmeni yapıyor ama bir süredir oğlum bize uğradığında, elinde cebi, şıkk şık obje fotoğrafları çekiyor, hayırdır, benim antikacı, eskici dükkanlarından aldığım objelere, porselenlere, aileden gelmiş eşyalara bir ilgi mi başladı? Sormadım da umutlandım. 
Kız çocukların anne eşyalarına ilgisi az istisna dışında oluyor. Ben evlendikten sonra anne baba evime her gittiğimde son dakikada bir şey kapardım. Rahmetli babam anneme, ‘seninki yine av peşinde,’ der, bıyık altı gülerdi. Erkek çocuk anneleri bu işlerde pek şanslı sayılmazlar. Aile eşyalarına düşkün sadece dört erkek tanıdım, biri baba anne yadigarım rahmetli İnal Ataç, biri eniştem Yusuf Tan, biri aile dostumuz rahmetli Erdoğan Arıkoğlu, biri de lise arkadaşım Sönmez Baltalı’dır. Sönmez’in müthiş bir porselen biblo kolleksiyonu var, diğer üçünün evleri de nadide antikalarla doludur. Onlar aile eşyalarının bekçisi oldular, büyük saygı. Sonunda bir kaç gün önce haberi aldık, filmdeki ev benim kolleksiyondan (!) parçalarla da bir miktar giydirilecekmiş. 
Ne yalan söyleyeyim, sevindim. Bizden bir şeyler, çok uzun yıllar beğenilerek izlenmesi dileğinde olduğum bir filmde gözler önünde olsun. Deneyimli sanat yönetmenleri eve şöyle bir baktılar, çabuk hareketlerle ellerine aldıklarını masanın üstüne koymaya başladılar. Onlar işlerinde ustalar. Kolay gelsin. Kahve ister misiniz dedim, su kaynayıncaya kadar filmden çıktım, aklım başka yerlere gitti.
Kırık bir şeyler alacaklar mı? Kırılmış bir şeyler? Arada bir ceviz çekmeceyi açıp baktığım şeylerimi alacaklar mı? Yeşil vazonun kırıklarını çekmecede sakladığımı, onun yeşilinden sızan özgürlüğümüzü, gençliğimizi görecekler mi? Bu kadarını beklemek olmaz da, bu kırık şeyler neden burada duruyor diye bir an olsun düşünecekler mi? 
Balayımızda plansız, yer ayarlamasız gidivermiştik Asos’a. Tek bir dileğimiz vardı, balayımızı Asos’ta geçirmek. Bana adı bile havalı gelmişti, işte Asos, yıl 1987’nin Ağustos’u. Tabii otelde yer bulamadık. Benim zaten öyle şeylerde gözüm yoktu, bavulumuz giysi, kalbimiz aşk dolu. Güleryüzlü, incecik, yaşlı bir teyzecik ve beyi bize evlerini açtılar ve terk ettiler. Köy evi, duvarları kireç boyalı bir avlu, küçüklü büyüklü tenekelerde sardunyalar, akşam sefaları, odada yer yatağı, kanaviçe ve dantel kenarlı çarşaflar. İlk sabaha uyandığımızda, sofadaki masanın üstünde taze meyvelerle dolu bir hoşgeldiniz sepeti vardı. İnce şeyler düşünen güzel kalpli insanlar. Tatilimizin son günü köyün içinden geçerken bir kapının önünde dantel örtüler görmüştüm. Hasan’a dur da bir bakalım deyince durduk. Satan kadın, içerde biraz daha var, dur bekle getireyim diyerek tahta kapıyı açtı, içeri girdim. Bir avlu. Beni mutfağına doğru yürütüp, bir dolabı açınca hazine görmüş gibi açıldı gözlerim, sevinç çığlıkları attım. Raflı bir dolap Çanakkale seramikleriyle doluydu, içlerinde un, bulgur, mercimek. On tane kadarını bana sattı, biri de o yuvarlak yeşil vazo. Yıllar sonra, bir gün bir çatışma çıkmış evde, hımsın, mımsın, hımhım, kim bilir neydi derdimiz, güzelim Çanakkale seramiği karpuz vazo kırılıverdi. Sonra yine Hasan elinde Migros poşetleri eve gelmiştir. Sanki sabahki kavgada dişlerini gösteren biz ikimiz değildik, vampir dişlerimizi, ben de sessiz geçen yemek sonrası Türk kahvemizi yapmışımdır. Kalan parçalar çekmecenin içinde yıllarca kalır. 
Kitapların arasına bakacaklar mı? İşte William Saroyan’ın İnsanlık Komedisi. Bir sayfaya çiçek koparıp koymuşum, bir mor salkım, bulacaklar mı? Başka pek çok kitapta hangi satırların yanına kurşun kalemle bir çarpı atmışım, hey hey? 
Şu halıya dört gözle bakarsanız, bu Hereke halıda bir sigara yanığı göreceksiniz. Üstünde büyükçe bir orta sehpa var. Ben hep, sehpanın ayaklarını o izi görünür halde bırakmak üzere yerleştiririm. Bir gün kayınvalidem, kayınpederim ve bizler evde oturuyoruz. Ben yeni gelmişim işlerimden. Yağmurlu bir İstanbul akşamı ve bayram arefesi. Nişantaş’tan taksiye binmişim, Pelit’in önünde sıkışmış trafik. Bir de bakarsam, ne göreyim, yaşlıca bir kadın benim taksiye dur diyor. Taksiden görünmem. Herkes benim arkada oturduğum taksiye el ettiğine göre ben görünmüyorum. Şoföre, durun dedim, nasılsa az sonra ineceğim, bari bu kadıncağızın gönlünü alalım. Durdu, buyur ettik. Ön koltuğa oturdu. Sırtında siyah kürkü. Biri kürk giymişse, gözüne bakmazsınız, yüzünü hatırlamazsınız. Kürk oturdu. Trafik iyice sıkıştığı ben de geveze olduğum için konuşmaya başladık. Kayınbiraderinin Divan’da vereceği iftar yemeğine gidiyormuş, şoförü oruçlu olduğu için de ona hadi sen evine git demiş ve kalmış taksiye. Benim konuşmamı beğendi ki herhalde, nerelisin diye sordu. Adana’dan çıkıp, kocamın Arhavi’sine varışımız böyle oldu. O da Arhaviliymiş, haydi bakalım. Sizinkiler kimlerdir, lakapları nedir deyince, bizimkilere Velimahmutoğulları derlermiş dedim. Hımmm, dedi, kayınvaliden seni istedi mi? Hahaha, kahkahalar, valla ne bilim, laz kızı değiliz tabii diyerek atlattım bu soruyu. Beni evime bıraktılar, teşekkürler, iyi bayramlar, tam kapıyı kapatacağım, yalnız sana bir şey söyleyeyim, sizinkilerin lakabı Veli değil Delimahmutoğulları deyiverdi. Eve gelince kayınlarıma olayı kelime kelime anlattım. Kopan kahkaha sırasında Hasan yere sigarasını düşürdü. Bu iz o kahkahaların izidir, alır mıydınız? 

İşte masanın altındaki kilim! Bosna Hersek’ten getirmiştim. Yaşlı bir anayla oğlu satmışlardı bunu bana, 80 Euro. Kadın yaşadığı yıldan daha yaşlıydı, ağzında birkaç diş, yüzü kırışıklarla kaplı ve güzeldi. Otelde son gün, bavulu yaparken, hay benim kafam, deyip deyip durmuştum da çaktırmamıştım Yusuf oğluma, aman kızmasın da götürelim İstanbul’a. Mostar’a indiğimizde gözümün gördüğü ilk şey duvarlardaki kurşun izleriydi. İlahi anlar, hangi din ya da neyse o, beni çok coşkulandırır. O sıra ezan okunmaya başladı. Bir ezan hiç böyle etkilememişti beni, burada ölenleri, süremedikleri hayatı unutma diyordu ağlarken ben. Bu kilim, işte o anın kilimidir. Evimde, masanın altında, saçakları biraz yıpranmış, duruyor, içinde bir anı saklı. 
Şu bej rengi etamin masa örtüsünü alacak mısınız? Bakın üstü kırmızı lacivert ipliklerle işli. Onu Şaziment Teyze işlemişti. Adı Şaziment’ti, evet. Teyzemin eşinin halası. Ben onu Tepebağ’daki evlerinde sokağa bakan küçücük odasında görürdüm. Yatağından hiç çıkmadan otururdu, yaşlıydı. Çocuk felci mikrobunu altı yedi yaşında almış. O zaman çocuk felci aşısı yok. Eniştemin anlatımıyla, ‘bunun tezahürü 14-15 yaşında olmuş.’ Babasıyla halası iki kardeş. Aralarında on dört yaş fark var. Hala aksayarak yürümeye başlamış demek ki, abisi sormuş: “Şaziment, niye öyle yürüyorsun?” Zamanla aksama artmış. En son, el, böyle tortop, bir taraf titrek kalmış. Yine sol ayak öyle. Eniştemin babası Şehremini’de bir ev tutmuş. Sene 1937 ve o zamanlar Adana’dan İstanbul’a gitmek aya gitmek gibi bir şey. Bir iki sene iki kadın- halasıyla nenesi- orada kalmışlar tedavi için. Hastaneden bir hastabakıcı da ayarlamışlar. Tedavi sağlıklı bir sonuç getirmemiş. Dönmüşler. O odada, yatağın içinde, kendini eğlemek için etamin işlemeye başlamış. Sevdiklerine. Biri de annemmiş demek ki, işte ondan da bana devrolmuş. Bu örtü o örtü, dikdörtgen bir masa için yapılmış. İçinden ise, bizim aklımızın ermediği, farkında olamadığımız şeyler akıp durur. Geçmez, orada durur. Onu alacak mısınız? 
Duvardaki kilim. Arkadaşım Nuran Gönül, onu benim için çul bir platforma yerleştirdi. Hikayesi ise çok eski. Daha küçüktüm. O zamanlar bana yaşlı gelen ama belki de ellilerinde bir kadın bizim evde işe başlamıştı. Bir gün bu kilimle geldi. Satmak istiyormuş. Size şöyle tarif edeyim, hayatımda gördüğüm en güzel kilimdir. Kırmızı üstünde neredeyse her renkten geometrik, asimetrik biçimlerde kök boya bir kilim. Asimetrik olmasının kilime daha büyük bir değer taşıdığını da sonraları öğrendim. Köylü kadın nasıl oluşturuyorsa öyleymiş. Annem, ağlayanın malı gülene hayretmez diye düşünür. Ama kadın yapma etme, eğer alırsan benim de bir eksiğim yerine gelecek dedi. Kadın kilimi bize sattı ve gitti. 
Sonra hiç gelmedi. İşte duvarda asılı bu kilimde meçhul bir hayat saklı. Alır mıydınız? 
İşte böyle, ben roman karakteri bir insanım. İnsanın eşyayla olan ilişkisinin altında yine insan var, en az iki insan. Bazen insanın içine su serpen, ferahlatan bir duygu, bazen otuz yıl önce yaşadığı bir acıyı o an yaşamışcasına dipdiri acıtan bir duygu. Tatlı ya da acı evimdeki her eşyanın hikayesine sarılıyorum. O hikaye bir diğer hikayenin kapısını açıyor, derken bir yenisi daha ekleniyor. Hayatın binbir yola açıldığı bir yolculuk bu, aklımın gittiği bir yolculuk. 
Alır mıydınız? 

İşte Bahar Geldi

Standard

Dört yıl önce taşındığımız ev bahçe katında. Emlakçıyla bina önünde buluşmuştuk, alt kat, iki oda deyince, eşim hiç bakmayalım dedi bana, bizim için küçük, ben de ayıp olur şimdi, girip çıkarız diye fısıldamıştım. Binaya girince bir kat aşağıya indik, karanlık bir merdivenden. Emlakçı kapıyı açtı, eve girdik. 

Ben bazen bir rüya görürüm, bir evim olmuş, kocaman bir salonu var. Salonda yürüyorum, bir bakıyorum hafif aralık bir kapı. Açıyorum, bir oda, ordan bir oda daha, bir oda daha. Niye? Bilmiyorum. Belki de birini arıyorum. Kaybettiğim birini. Belki. 

Eve girdik. İki oda bir salon ev, ışığı, güneşi bol kocaman bir arka bahçeyle sonsuza doğru uzanıyor. Hasan bana baktı, ben Hasan’a, biz bu evi alıyoruz dedik. Çocuklar da büyüdü zaten çok şükür, herkes kendi işinde, ayrı oturuyoruz. Mart ayında taşındık. Nisan gelince, bir sabah bir de baktım ki ne göreyim, ceviz ağacının üstünde mor mor salkımlar. Çığlıklar attım, en sevdiğim üç çiçekten biri bahçemizde…

İşte bahçeyle bitmeyen yolculuğum böyle başladı. Uğraşanlarınız bilir, ot yolarsın, bir yerleri kazarsın, taş temizlersin, doldurduğun çeri çöpü nakletmen gerekir, temizler, temizlersin, ayağa kalkıp şöyle bir bakarsın, oyyyyy daha çok iş var dersin. Evde tek uğraşan ben olduğum için zamanla, dünyada fazla da yer kaplamayan zayıf bedenimle işleri daha kolay yapma yolları öğrendim. Ayrık otu temizliği için en uygun gün, yağmurdan iki gün sonradır, toprak yumuşar, kökler uğraştırmadan çıkar. Aynı işe yoğunlaşmak zaman kazandırır. Dikim yapmak için önce toprağı hazırlamak gerekir. Bunları öğrendim. Fakat yine de, yan apartmanda oturan Pakize Teyze dışında hiç kimseden beklediğim takdiri görmedim. Bir tek o görüyordu yapılanı. Pakize Teyze, Anadolu kadını, bu işlerden geçmiş biri.

Baktım diğer komşulardan ses yok. Geçen yıl, ben bilirim size yapacağımı dedim. Gittim aynı çiçekten kasa kasa aldım. Ortaya bir göbek kazdım. Sık sık diktim. Bir kaç farklı yere. Bir süre sonra güzelim çiçekler coştu. Bahçeye birdenbire renk geldi. Gelen geçen ay ne güzel oldu bahçeniz, ellerinize sağlık demeye başladı. 

Fakat yine de, benden başka uğraşan yok. Oysa bu bir apartman. Bahçe herkesindir. Bahçe katında oturmak burayı benim yapmaz. Geçen haftam film festivali ile dolu olduğundan uğraşamamıştım. Bu Pazar uyandım, geceden aklıma koymuşum, gidip yine çiçek alacağım. Kahvaltımı yaparken kendi kendime düşündüm, hayret ya dedim, kötülük bulaşıcı ama iyilik değil demek ki! Apartmandan bir kişi bile inip biraz da biz uğraşalım demiyor.

Hasan’la gidip çiçekleri aldık. O beni eve bırakıp alışverişe çıktı. Ocağa kahve suyu koydum, bahçede içeceğim, mor salkımlara baka baka. Suyun kaynamasını beklerken iki üç bulaşık yıkamaya giriştim, o sırada kapı çaldı. Kim o? Yedi numaradan Zeynep’miş, megafondan konuşuyor, size bir uğramak istiyorum, az sonra gelebilir miyim? Tabii dedim, bakalım ne istiyor?

Gelmesi biraz uzadı. Acaba yanlış mı anladım? Yine de iki kahve koyup, bahçeye geçtim. Orada buluşulacak. Bir de bakarsam, ne göreyim, arkadaşının kucağında kocaman bir çam, merdivenlerden iniyorlar. Bunu buraya ekebilir miyiz dediler. O ne demek, dükkan sizin. Biri eline kazmayı aldı, biri yerdeki taşları topladı, hadi onu şuraya ekelim, bunu buraya ekelim, benim aldıklarım dahil her şeyi ektik. Biz dediler, sizin bu bahçede yaptıklarınızı görüyoruz, bir ucundan tutalım dedik. 

Yemin ederim ağlamaklı oldum, gözlerim doldu. Yan bahçedeki komşu, kökü kendi taraflarında olan diğer bir mor salkımı hiç acımadan kesmişti. Seneye ondan intikam alma planları yaptık. Ama bizim intikam şöyle, kökü bizde olan mor salkımları ekeceğiz, onun çitine doğru sarkıtacağız, sıkıysa yine kessin. 

Haftaya Pazar yine çalışmak üzere sözleştik, telefonlar alındı. Uğur dedesinin bahçesinden toprak da attıracak, çim de getirecek. Elinin çizgisi iyiymiş, zaten mimar, yan duvara resim de çizecek. 

Ertesi sabah, kahvaltımı yaparken, şöyle bir bahçeme baktım. Çayımdan bir yudum aldım, yumurtamı yiyeceğim. Hoppp, bir şey gelip daha kaşık sallamadığım kaynamış yumurtamın üstüne oturdu. 

Çalışma hayatımdan biri ve olan bitenler düşmüştü aklıma o sırada. Acı tatlı hatıralarıyla nice olaya tanıklık etmiştik, birlikte çalışmalar yapmıştık. O beni, ben onu iyi hoca olarak biliriz. Ama okulda her gün yenisi çıkan olaylarda farklı yaklaşımlarımız olduğu için çatışmalar yaşamıştık. Mesafeli duruyorduk. Devlet görevinde idari olarak alt üst durumları vardır, ben yılların deneyimli hocası, o da idarenin en üstündeki kişiydi. Aynı semtte oturduğumuz için herhalde, ikimiz de Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde görevlendirilmişiz. En az üç yüz kişilik toplantı salonunda önlere doğru oturur halde gördüm onu. Herkes işine baksın.

Toplantının konuşmacısı, görevimizi ve yapmamız gerekenleri ayrıntılarıyla anlattı. Son cümlesi şöyleydi: “Seçim Pazar günü ama siz Cumartesi de gelip okulları bir kontrol edin.” Sessizlik. “İçinden ona kadar say,” dedim kendime. Daha yedide ayağa kalktım, “Değerli çalışma arkadaşlarım, bize tebliğ edilen resmî kağıtta böyle bir görev tanımı yok. Ben Cumartesi gelmeyi reddediyor, sizlerin de reddetmenizi diliyorum.” dedim. Pek çok kişi bunu bekliyormuş, olay isteyen gelsin, işi olan gelmesine bağlandı. 

Aradan günler geçti. Bir gün koridorda yürüyorum. Baktım karşıdan bu arkadaş geliyor. Yanımdan öylece yürüyüp geçti. Adıyla seslendim, sanki bir komşu dalgın, beni görmeden yanımdan geçmiş gibi söyledim adını, haliyle bana döndü. “Sen bana selam vermiyor musun?” “Vermiyorum.” “Olmaz öyle şey,” dedim, “İnsan arkadaşına küsebilir, isterse hayatı boyunca konuşmama hakkına sahiptir. Ama senin yaptığın görev gereği çalışanlara küsme hakkın yok. Aksi halde bana mobbing uyguluyor deme hakkını verirsin.” Sert ve kötü bir cümle. Ama doğru. İçinde kalan şeyleri söyledi bana, belli ki kalbini kırmışım. Dilim uzun, bazen çok yakıcı, dedikleri de doğrudur. Şu cümlesini unutmuyorum; “koskoca toplantıda bile itiraz eden tek kişi sizdiniz.” Ay, bunlar artık benim en sevdiğim yorumlar. Beni bir gülme bastı. Yanağımı ısırıyorum. Bir kaç kez daha, farklı insanlarla yaşadığım bir insan hali bu. Sizin hakkınızda düşünür, bir gece uykuya dalmadan ya da sıcak suyu bardağa doldururken. Çırılçıplak. Bir karara varır. Sonra çok öfkeli bir anında çata çata pat diye söyler yüzünüze. Çırılçıplak. Aynı öyle. Ayrık otu demek istiyordu, muhalif demek istiyordu. Ve böyle olunmasını sevmiyordu. 

Kaşık sallamadığım kaynamış yumurtamın üstüne annem oturmuştu. Ayak ayak üstüne atmıştı. Üstünde çok şık bir elbise vardı, siyah beyaz, yakası V, göğüs altından kloş. Sessiz sessiz oturuyordu. Hep konuşur ama konuşmuyordu. Annemle hiç anlaşamayız, film konuşurken oraya nasıl vardığımızı anlayamadığım bir tartışma içinde bulabilirim kendimi. O mantıklı ben duygusalım, belki ondan. O daha tutucu ben çokça marjinalim, belki ondan. Ama ister kasırga kopsun, ister hortumlar sarsın beni, sevgisi dimdik ayaktadır. Damarından akan kanıyla beslendiğim annemle hâl böyle olduğundan herkese benzemez benim ilişkilere bakışım. Sevmek için anlaşmak gerekmiyor. Baktım annem salladığı sağ ayağını cep telefonuma doğru uzatıyor…

Telefonumun kişiler sayfasını açtım.

Neredeyse yirmi yılın üstünde bir evlilik hayatı var, çocuksuz bir karı kocalar. Geçen hafta duydum, tüp bebek tedavisiyle ikizleri olmuş. 

Telefonun aç komutuna bastım. 

“Alo!” dedi. “O.” “Merhaba falancacığızım, ben Saniye Demirel. 

Sevinçle, merhaba Saniye Hocam dedi. 

Sonra başladım anlatmaya. “Son yıllarda duyduğum en, ama en güzel şey senin çocuk sahibi olduğunu duymak, hem de maşallah iki tane. Allah bağışlasın. Allah analı babalı büyütsün, ömürleri uzun şansları bol olsun.”

Adları da Ziya ve Nevra imiş. Işık, ikisi de ışık. Yaşamın baş edilemez kurgusu, oğlumla aynı ad. 

İşte bahar, geliverdi. İyilik de bulaşıcıymış, dedim, çıt çıt çıt, yumurtamı kırdım. 

Saniye Akay Demirel 

Ruhi Su

Standard

‘MÜHÜR gözlüm seni elden sakınırım kıskanırım, 

Uçan kuştan esen yelden sakınırım kıskanırım,’ 

Türkü aklıma mühür gözlüm, karıncalar ve bir kaç görüntü ile mühürlenmiş. Annem, babam ve kafaları denk birkaç yakın dostu- Bilge, Tuğrul, Ceyhun, Zeki, Gültekin- kalpleri sarmalayan bir sesi dinliyorlar. Başları bir yana eğik, hafif hafif sallıyorlar, hepsinin yüzünde bir tebessüm. Ara sıra sağnak yağmurlu gökyüzünün şimşekleri çakıyor, bir onun, bir diğerinin gözünde. Güler Teyze, önünde yarıladığı rakısı, başı yukarıya doğru dimdik, mühür gözlüm türküsünü okuyor. Yıl 1966. Benim aklım bir karıncalarda, bir mühür gözlümde, bir de bileziklerde.

Güler Teyze´nin kollarında ve parmaklarında gümüş bilezikler ve yüzükler var, boynunda da kilim desenli bir fular. Adanalı ama altın burmalar, çekirdek zincirler kullanmıyor bu Güler Teyze. Hoş, annem ve burada oturan diğer kadınlar da kullanmaz böyle şeyleri ama gümüş şeyler de takmazlar. Kaliteli emitasyonlarla süslenirler, annem eczaneden alıyor, Atatürk Parkı’nın bitişiğindeki eczaneden. Güler Teyze arkeolog, Türkiye´nin ilklerinden, bizi çalıştığı Karatepe’de de ağırlamıştı bir gün; aklıma mühürlenmiş bir takım güzellikler…

O sıralarda bizde makaralı bantlara sarılan türden bir teyp var, Grundig marka. Bozulduğu zaman annemi alıyor bir telaş, “Yoo, Tahir, öyle her ustaya emanet edilecek bir şey değil bu, işin erbabını bulmamız lazım,” diyor. “Çile bülbülüm çile” şarkısını okuyan teyzemin, sohbetine doyulmaz Abdefendi Dayımızın sesleri de bu bizim Grundig’de. Bir de 45’lik ve Long Play plaklarımız var. Kitaplığın, kapağı öne çekilerek açılan dolabında özenle saklanıyor onlar. Okuldan döndüğüm zaman annemi, elinde dikişi, bazen klasik müzik bazen de kocaman sesli bir adamın türkülerini dinlerken buluyorum. 

Ruhi Su. 1960 sonları, 1970 başlarındayız. Türkiye’den Almanya’ya emekçi akını olduğu yıllar. 

Bülent adlı bir çocuk var, böyle küçücük. Annesi Almanya´ya işçi olarak kabul edilmiş, sonradan iki çocuğunu da yanına almış ama altı aylık Bülent’i götürememiş.   Büyükleri okula verir, tamam da, anne bıçak fabrikasında çalışırken, Bülent’e kim bakacak? Bakmış çare yok, anneanneye ve teyzelere emanet etmiş. Teyzesi – Cemile Ablam- bir gün Hacı Bayram’daki evlerinden almış bunu, tutmuş elinden bize getirdi. “Anasının kokusuna hasret bu çocuk,” deyip ağlamaya başladı. 

“Nasıl geçtin de boz bulanık sellerden? 

Haberim mi aldın esen yellerden? 

Yadigâr mı da geldin bizim ellerden? 

Gül-ü reyhan gibi koktun birader, 

Gül-ü reyhan misali koktun birader,´ 

Ruhi Su, yadigâr´ı uzatarak yaaaaaadigar mı da geldin bizim ellerden? diyor ya; benim gözümün önünde o sıralarda üç dört yaşlarında olan Bülent’in büzülmüş dudağı mühürlenmiş. 

Sonra üniversite yıllarım başlıyor, 1980´de Ankara Sanat Tiyatrosu Mehmet Akan´ın yazdığı Hikâye-i Mahmut Bedrettin´i sahneliyor. Rutkay Aziz, Altan Erkekli, daha o zamanlar üniversiteli bir delikanlı olan Uğur Polat, Ünal Büyükokutan ilk aklıma gelenler, oyunun geniş bir kadrosu var. Üç kez izliyorum. Şeyh Bedrettin´in hikâyesini öğrenince Nazım Hikmet´in Yağmur Çiseliyor adlı şiiri ve Ruhi Su´nun yorumu kucaklaşıyor;


Üniversite sonrasında (1983) benim gündemimdeki en önemli olay 1980 darbesinden sonra tutuklanan Barış Derneği sanıkları. Barış sözcüğü şimdi olduğu gibi o zaman da başa bela. Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Ahmet İsvan, Orhan Apaydın, Erdal Atabek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen (nam-ı diğer Samim Lütfü; hapishaneden bu mahlasla Cumhuriyet Gazetesi´nde yazılar yazdı; tezgah altından satılan kitaplar gibi), Gencay Saylan; say say bitmez, tam ‘44 Barış Derneği yöneticisi 23 Şubat 1982 tarihinde, gıyaplarında verilen tutuklama kararı sonrası geceyarısı evlerinden alınarak cezaevine gönderilmişlerdi.’ ‘Barış Derneği sanıklarının her biri ortalama üç buçuk yıl hapis yattı.’ (Mavioğlu/ sf. 53) Şimdi olduğu gibi, akademisyenler kürsülerini, maaşlarını, pasaportlarını ve her türlü sosyal haklarını kaybettiler. Bir gece evde yalnızım, pikaba Ruhi Su ve Sümeyra Çakır’ın birlikte söylediği bir ´long play’i koydum. Almanya Acı Vatan.


Efkarlandım. Hasret. İçimin dibinden ‘ahhh bir çıksalar!’ dileği geçti. Bu dilek kapısı denen şey bazen açık oluyor, ertesi gün beraat ettiler. Sevinçten çıldıracağım. Aklıma mühürlenmiş işte. 

Tam da o sıralarda Ruhi Su’ya kanser tanısı koyuluyor.  Belki yurtdışında tedavi bir umut olabilir diye düşünülüyor, öyle ya, her insanın en doğal hakkı, ister ülkesinde  ister başka ülkede tedavi olur. Gelin görün ki sıkıyönetim yurtdışına çıkmasına izin vermiyor. Son dakikada bir izin çıkıyor, kanser her yerini sarana kadar beklemişler. Zaten ondan öncesinde pasaportunu ancak 1977’de Ahmet İsvan ve Necdet Uğur´un uzun uğraşları sonucunda alabilmiş de yurtdışında konser verebilmiş. Üç yıla ne kadar sığarsa… 

20 Eylül 1985´de

‘hayali gönlümde yadigâr kalan´ oluyor…

Naaşının ülkeye gelmesi bile 22 gün sürüyor, ne de olsa sosyalist naaşı. Vay sen, 

‘Ararsan Mevlayı kendinde ara, 

Kudüs´de Mekke´de Hac´da değildir, 

eğer bir müminin kalbin kırarsan,

Hakk´a  eylediğin secde değildir,´ diyen Yunus Emre´den türkü mü çığırırsın? Alevi nefesleri ve türküleri mi okursun? Al sana diyorlar, kaşlı gözlü burunlu ağızlı elli kollu devlet görevlileri. 

Mimarlık öğrencisiyken bir gün Ruhi Su´dan Bebek Türküsü´nü dinleyip ´soluksuz kalan´ Sümeyra Çakır da ustasından beş yıl sonra sürgün hayatı sürdüğü Frankfurt’ta güzel sesiyle söylediği türküleri bize miras bırakarak genç yaşta göçüp gidiyor. 

Dünya görüşü nedeniyle çok zor koşullar altında yaşamış ama dikelttiği beli asla eğmemiş bir sanatçı Ruhi Su. 1912 yılında Ermeni bir anne babanın çocuğu olarak Van´da doğuyor. Füsun Akatlı´nın çalışmasında kendi ifadesinden alıntılandığı gibi;

´Birinci Dünya Savaşı´nın ortada bıraktığı çocuklardan biri,´ 

Anne ve babasını hiç tanımamış. 

Hayat hikâyesinin Adana ile kesişmesi, çok küçük yaşta Van´dan alınıp Adana´ya getirilmesi ile başlıyor. Sonradan konulan adıyla Mehmet, Adanalı bir ailenin yanına veriliyor, onları amca ve yengesi olarak biliyor ama bir süre sonra işin aslının böyle olmadığı ortaya çıkıyor. Yenge Mehmet´i istemiyor. Kaçkaç zamanı bir gün su getirmeye yollanıp dönüşte kafilenin yerinde yeller estiğini görünce, günlerce amca ve yengesini arıyor. Yeniden onları bulduğunda amca ağlayarak Mehmet´e sarılıyor ama yengeden tıs yok! Tıs yok ama dayak var! Olay dayanılmaz hale gelince komşulardan bir kadın, arkadaşı Hüseyin´in annesi, çocuğa sahip çıkarak onu yetimhaneye yerleştiriyor. Neyse ki Hüseyin de yanında! On yaşında yatılı hayatı başlıyor. Sonrası Ruhi Su. 

1975 yılında Dostlar Korosu´nu kuruyor, 80 darbesinden bu koro da nasibini alıyor, almaz mı, bizde nasip çok, al biri de bende. Uzun bir süre çalışmalar kesintiye uğrasa da -elektrik 6 yıl gelmiyor- Ruhi Su Dostlar Korosu olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Benim çok değerli iki dostum, Seher Özbay ve Hatice Kahraman da bu muhteşem koronun solisti olmuşlardı. 

Şöyle yüz yüze, göz göze dinleyemedim Ruhi Su´yu. Plaklarından, bizim Grundig’den, sonraları YouTube’da gösterilen belgesellerinden dinleyebildim. Benden başka dinleyicilerin olduğu topluluklarda bir şey dikkatimi çekti; mesela Allı turnam´da ‘kırıldı kolum, tutmuyor elim turnalar’ diye çığırıyor o bas bariton sesiyle, hüzünlü bir türkü. Ama Ruhi Su’yu dinleyen insanların yüzünde hep bir tebessüm var. Günlerce yağan kardan sonra açan güneş gibi… İnsana umut veren… Fışkıran bahar dalı gibi… Dayan ha yüreğim dayan… Halkları kardeş eden bir kollektif tebessüm. Mühürlenmiş aklıma, unutmuyorum. 

Kaynakça:  

  1. Murat Meriç, Kültür Servisi, Özlediğimiz Ruhi Su, https://www.kulturservisi.com/p/ozledigimiz-ruhi-su
  2. Pirha, Sanatçı Sümeyra Çakır’ın 70. Doğum Günü Kutlanıyor, https://www.pirha.net/sumeyra-cakirin-70inci-dogum-gunu-kutlaniyor-64946.html/08/06/2017/
  3. Ruhi Su: Yüzyıllık Öykü, Füsun Akatlı, Biabag Cumartesi, https://m.bianet.org/biamag/sanat/138467-ruhi-su-yuzyillik-oyku
  4. 27 Şubat 1982; Barış Derneği´nin 44 yöneticisi tutuklandı/ marksist.org
  5. Ertuğrul Mavioğlu, Apoletli Adalet, İthaki Yayınları 
  6. Adı Geçen Kişiler: Güler Akverdi, Ceyhun ve Zeki Şirikçi, Bilge ve Tuğrul Çelik, Gültekin Bilgen, Nurten ve Tahir Akay. Abdurrazzak Er, nam-ı diğer Abdefendi Dayı/ Emmi, Kani Karaca’nın Adana’daki ilk makam hocası. 

Kolyeme Dokundum

Standard

I. Kolyenin Hikayesi

Bütün günümü içinde mutfağı da olan salonda geçiririm. Orada yemek yapar, ders verir, misafir ağırlar, kitap okur, yazı yazar, kedimi severim. Pencere önlerinde, içerde, çeşit çeşit bitkilerim, duvarlarda sık aralıklarla resimlerim var. Bir duvar boydan boya aynalarla kaplı, aklınıza gelen her formda, yuvarlak, kare, dikdörtgen. Evimi severim. Belki gelenleri rahatsız da edebilen bir dağınıklığı var. Şöyle bir bakınca intizamlı ve temiz ama bir kez daha bakınca dağınık bir ev. 
Ortada büyük bir sehpa. Özelliği koleksiyon masası olması. Ceviz, masif, üstü çıkabilen camlı, içine minik minik kareler oyulmuş, her birinde hayatımın binbir zamanında alınmış, verilmiş, hediye edilmiş bir obje duruyor, bazen yer değiştiriyorlar. Annemin Hicaz’dan getirdiği ufacık pirinç bir tasın içinde kırmızı taşlı bir yüzük mesela, ona kitap yolladığım için bana bunu hediye etmek isteyen küçük kız, öğretmeninin her öğrenciye aynı cümlelerle yazdırdığı mektubun zarfına koyup yollamış. Yine annemin gelin tacı. Oyalar, renkli taşlar, belki çoğu insanın para verip almayacağı minicik şeyler. Objelerimle aramızda hikayeler var, her birinin içinde birden çok can var.  Bir tür tapınak burası. Benim tapınağım. 
Pazartesi ev temizlendi. Camı bir bıçak desteğiyle kaldırdık, içini bir güzel sildik, cilaladık. Sonra canımın istediği gibi yerleştirmeye başladım objeleri. Cunda’daki ufak bir eskici dükkanından yıllar önce aldığım birer şeyler var, şey demekten başka ad bulamadım, küpeye benzer, gümüş değil ama çok artistik şeyler, içlerinden bir tanesi de bir kolye. Onu kare oyuklardan birine yerleştirdim. Sonra, sanki ilk kez görüyormuş gibi bakarak elime aldım. Kırmızı taşlarla çerçevelenmiş dikdörtgen bir kutu var kolyenin ucunda. Elimle, gözümle, kutuyu açacak bir klips aradım. Yok. Lehimlenmiş. Bu lehimli kutucuğun içinde ne var? Minicik harflerle yazılmış bir Kuran-ı Kerim olmayacağı kesin, Giritli bir geçmişi olması mümkün. Bir aşığın sevgilisine iyi dilekler yazdığı aşk mektubu mu? Sana kavuşacak kadar cesur olamadım ama işte aşkımı bu kapalı kutunun içine lehimliyorum ey sevgili diyen bir itiraf mı? Belki de aklıma gelmeyen başka bir şey saklı içinde. Açabilirim, bunu açabilecek becerikli bir usta bulabilirim ama yapmamaya, onu koleksiyon masamın içine koymayıp, ara sıra boynuma takmaya karar veriyorum. 


II. Bir Tiyatro Gününün Hikayesi

Bugün öğleden sonra kadim dostum Altan’la Haldun Taner Tiyatrosu’nda buluştuk. Evden çıkarken siyah bir pantolon ve ceket giydim. Törensel bir halde kolyeyi taktım. Bu kolye bana uğur getirecek, buna çok inanıyorum. Vapura bindim, genç bir kadının yan flütle çaldığı üç eseri dinledim, çok güzeldi, kolyeme dokundum. Oyunu izledik. Çıkışta Altan oyunculardan Derya Yıldırım’la arkadaş olduklarını söyleyince, hadi tebrik edelim dedik, oyuncunun yanına gittik. Övgü sözcüklerinden sonra ben, kulis, sahne gerisi ne büyüleyici bir yerdir, ahhh deyince, Derya o ahh’ı tuttu, hadi kalkın sizi gezdireyim dedi. Önce kulise, o her bir yanı ampüllerle çevrili aynanın olduğu odaya girdik. Birden aynada, ‘bir şiirin dizeleri hızla kayan bir altyazı gibi geçip gitti önümden’, bir tek kiraz çiçeklerini okuyabildim. Sonra sahne gerisinden, siyah perdelerin arasından sahneye doğru…


III. Avcı Karkap’ın Hikayesi 
Ankara’da üniversiteye başladığım yıl ülkenin bazı illerinde sıkıyönetim vardı, 1979. Gazi Eğitim Fakültesi ve yurt kayıdına annemle gittik, beni bana emanet edip Adana’ya döndü. Dersler benim için kolaydı. Konservatuvara dışardan bitirme öğrencisi olarak kayıt yaptırdım, bu o yıllarda mümkündü. İkinci yılımda 12 Eylül oldu. Bir tanıdıktan Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) oyuncu olarak yetiştirmek üzere kursiyer sınavı açtığını duydum. Gidip başvurdum. Sınava giren seksen dokuz aday vardı. İlk gün, yüzüm gözüm gayet renksiz gidip sıramı bekledim, ben ertesi günkü seçmelere kalmıştım. O gece bir arkadaşım, neden böyle renksizsin, hani makyaj?  Tiyatro renktir, öyle gitme yarın dedi. Bir güzel süslendim. Sıra bana geldi. Sahneye çıktım. Karşımdaki koltuklarda, Rutkay Aziz, Şener Kökkaya, Altan Erkekli, Işık Yenersu, Meral Niron gibi Türkiye’nin bu işteki dama taşları oturuyor. Kendimi tanıtmamı istediler. Eh, artık dilimin döndüğünce. Konservatuvarlı olmam onları etkilemişti ama kim değildi ki? Bir iki durum belirlediler, sana top attım, tuttun, eyvah bu bir bomba gibi durumları oynamamı istediler. Bence iyi yapamadım. Sonra Rutkay Aziz, peki dedi, o büyülü, sisli sesiyle, bize ne hazırladın, oyna bakalım Gazili. 
Ben bir şey hazırlamadım ki. Bundan haberim bile yoktu. Ama olumsuz giriş yaparsam kaybedeceğimi sezdim. Avcı Karkap’ın hikayesinden bir bölüm cevabını verdim. Bir süre önce oyunculukla uğraşan bir arkadaşım bu bölümü sadece bana özel oynamıştı, ev olarak kullandığı bir ofiste gecelediğimiz bir zamanda. O oynarken büyülenmiş gibi izlemiştim. Gece uyumadan önce, yorganın altında, gözlerim kapalı sahneye çıkar, Avcı Karkap olurdum. Rutkay Aziz, hadi bakalım, başla deyince, arkadaşım ne yaptıysa, aklımda ne kaldıysa, Allah ne verdiyse oynadım. Sol dizimi yere dayayıp, Rutkay Hocanın gözüne baktım, alnının ortasına nişan aldım,  avımı vurarak oyunu tamamladım. 
Kazananlar listesinde adım ikinci sırada yazıyordu, ilki Altan Gördüm. Adımı görünce, insan olmaktan çıktım, sığırcık, kızılgerdan, önü benekli, kar baykuşu; öyle bir canlı oldum. Artık çok disiplinli günler başlamıştı. Gündüz vakti okulum, sonrasında AST, her biri birbirinden değerli hocalardan alınan dersler, uygulamalar, müzik ve felsefe dersleri dahil. Cumartesi ve Pazar günleri sabahın köründe uyanıyor, yurtta yaptığım sıkı bir kahvaltı sonrasında yürüyerek tiyatroya gidiyordum, adımlarım her zamanki beni solluyordu. Yaşam coşkusu, enerji ve mutluluk doluydum, evet dünyada değiştirilmesi gereken çok şey vardı ama işte sanat ve aralarında bulunduğum insanlar coşkun çağlayanlar gibi akıp umut serpiştiriyorlardı. En çok Rutkay hocanın ve Işık hocanın derslerini seviyordum, bir de kulisi. Meral Niron’un makyajını yaptığı aynaya içinde kiraz çiçekleri geçen bir şiir rujla yazılmıştı. Diksiyon derslerinde dilimde alışageldiğim bir yanlış düzeliyor, göğüs ve diyafram kullanmayı, nefesi doğru almayı, sesi yüksek çıkarmayı öğreniyordum. Ortam müthiş güzeldi. Gencecik öğrenciler, hepsinin kalbi tiyatro diye çarpıyor ve onların arasında olmayı hak etmiş on sekizlik bir genç kalp de benim, ne güzel, olmak istediğim yerdeyim. Dersler, tiyatroda oyun ve prova olmayan saatlere göre ayarlanıyordu. Burada geçirdiğim zaman okul derslerimi olumsuz etkilemekten çok uzaktı, depoda bana üç yıl yetecek İngilizce bilgisi vardı. 
Bu olağanüstü mutluluğumu ailemle paylaştım, daha ilk günden. Sevgili kızları, dördüncü sınıftayken sahneye çıkıp kendine göre rüştünü ispatlamış kızları şimdi ülkenin en önemli özel tiyatrolarından birine kabul edilmişti, sevinsinler. 
Bir ay kadar sonra, kız yurdunun her köşesinden duyulan anons beni çağırdı, telefonum var. Annem, bak kızım, şimdi sana babanla aldığımız bir kararı açıklayacağım, yalnız tepki gösterme, dinle beni, dedi. 


IV. Bir Şiirin Dizeleri Hızla Kayan Bir Altyazı Gibi Geçip Gitti Önümden 
Sahne arkasındaki siyah perdelerin arasında durdum. Yerden tavana boydan boya gerilmiş perdelere baktım. Bu kara boşluğun uzandığı salonda, az sonra giriş yapacak oyuncuyu bekleyen yüz elli kadar kalp çarpıyor, üç yüz kadar göz görmeyi bekliyor. 
Sahneye yürüdüm, bir kez döndüm, kollarımı havaya kaldırdım. Orta yerde duran iskemleye oturdum. 
Annemin telefonuyla önümdeki tiyatro kapısı kapatıldı. 12 Eylül’ün yarattığı korku insanları çiğnedi, ezdi, hikayelerimizi bir romanın çevrilen sayfasındaki kesme işaretinin devamı gelmeyen hecesi gibi boşlukta bıraktı. Çevrilen sayfada önceki hayallere son veren ve insanın içini acıtan başka bir şey başladı. Kavgası hiç bitmedi. Annem ve babam hissettikleri korkuda haklı olabilirler. Babam haklılığını pekiştirmek için “sen Juliet olamazsın,” dedi. Annem, sonraki yıllarda oğullarımın oyunculukla haşır neşir olmasını vurgulayıp, “bak bak için açılsın,” dedi. Bitmeyen kavga büyüyünce, “Eee, çok istiyorsan yapsaydın,” dedi. “Neyse bari, bir tiyatrocunun gelini oldun,” diyenler oldu. Oğullarımın sinema ve tiyatroda yaptıkları güzel şeyleri dede ve hala geniyle doğrudan bağlayanları sessiz sessiz dinledim. Böyle sözlerin söylendiği anlar insanda bir filmin yüze odaklanmış fotoğrafı olarak kalıyor. Ön üst dişleri ayrık kocaman gülen bir ağız, bir iç çekiş, meydan okuyan bir çene kaldırış kalıyor. 
Bir şiirin dizeleri hızla kayan bir altyazı gibi geçip gitti önümden. Aklımda kiraz çiçekleri, bir sığırcık, bir kızılgerdan, bir önü benekli, bir kar baykuşu kaldı, onu da elimde şarap ya da kahve, yeni tanıştığım insanlara anlatıp durdum.
Kırmızı taşlarla çevrelenmiş, kapağı lehimli kolyeyi sanki ilk kez görüyormuş gibi bakarak elime aldığım an sözcükler kanat kırpmaya başladı. 

Saniye Akay Demirel

Beyaz İplik

Standard


Beyaz bir iplikten Hanımelli Köyü’ne… İki gömleğin üst düğmesi kopmuş, ütü yaparken fark ettim. Tam o sırada dikersem diktim, sonra unuturum. Baktım, dikiş kutumda beyaz iplik kalmamış. Gömlekleri astım. Ve bu böyle aylarca sürdü. Büyük marketlerde takım halinde satılıyor makaralar, her renk. Oysa benim buna ihtiyacım yok. Etrafımızda tek bir tuhafiye dükkanı da yok. Bugün tiyatro dönüşü aklıma koydum, bir yerlerden alacağım. 
Nişantaş’ın arka sokaklarında yürürken önü süpürge, kova, deterjan, turşu kavanozu ve buna benzer binbir şeyle dolu bir dükkanın kapısını açtım. Zor ihtimal ama sormaktan ne çıkar? Bu sokak, kentin en lüks hastanesinin ve pastanelerinin olduğu eski bir İstanbul sokağıdır. Dükkanın camından içeriye bakınca oturan biri olup olmadığı görünmüyor. Dükkan sahibinin oturduğunu zannettiğim sandalyenin önünde bir masa var, üstü oturanın önüne bir perde çekilmiş halde ıvır zıvır ürünle dolu. 
Kararlıyım, kapıyı ittim. Yaşlıca bir kadın buyur bakalım dedi, hoş geldin. Bu ses tonunu tanırım. Severim böyle selamları. Odun ateşi etrafına sıralanmış meraklı dinleyicilere bir şeyler anlatacak bir masalcıyı müjdeler. İyi akşamlar ablacığım, acaba beyaz iplik bulunur mu senin dükkanda? Meğer bulunmaz mı demiş, ben o kadar ihtimal vermiyorum ki hay Allah yok demek dedim. Var var, gel bakalım. Beyaz makarayı çıkardı. Hadi almışken iki tane olsun. Başka bir ihtiyacın var mı? Şöyle bir döndüm dükkanda, neler var neler yok? Bilmem ki dedim. Sonra bende gezinip duran başka bir ihtiyacım ses oldu, fotoğraftaki beyin mi? Evet. Rahmetli herhalde. Dün-tam-on dokuz- sene oldu. Allah rahmet eylesin. Amin. O gidince sana kaldı işler demek. Mecburiyetten dedi, on iki yaşında oğlumla kaldım ortada. Er ölünce abi, gardaş el olur. El olur. Onun kardeşleri de öyle. Baktım, çare yok, gelip oturdum dükkana. Dükkan aynı ama o zaman bizim işimiz manavlıktı. Bak sana bir şey diyeyim, elini yanındaki sandalyeye uzattı, otur diye işaret etti, oturdum. Bu koskoca dünyada esnaf arasında en meşakkatli işi manavlar yapar. Gece saat üçte kalkıp hale giderler. Mecbursun. Taze meyve sebze halden alınır, geç kalırsan bulamazsın. Marketten bir kilo domates bile almam. Niye? Manavlara duyduğum saygı var. Kaç lira derlerse o fiyattan alacaksın, manavla pazarlık olmaz. 
Vay be ablacığım dedim, bilmezdim, demek gecenin bir yarısı hale giderler, ha? 
Evet. Bir iki ben de gitmeyi denedim. Ama o zamanlar genç bir kadındım. Sağdan soldan olmaz dediler. Ben de çekindim açıkcası. Fakat ne yapacağım? Nasıl geçineceğim, nerden bir geçim kapısı bulacağım, çaresiz kaldım. Bir doktor hanım vardı, Ferda Hanım. Teşvikiye Hastanesi vardı o zamanlar, orada doktor. Gayrimüslüm idi galiba, hani var ya. Baktım kadın her akşam üzeri benim manava geliyor, bir şeyler alacak. Dikkatimi çekti, meyvenin sebzenin en döküntüsünü, en ele alınmayacağını dolduruyor torbasına. Dedim, doktor hanım, neden çürüğü çarığı seçiyorsun? Dedi, ben bunları almazsam, kim alacak? Derin bir iç çekti abla. Dünyada iyi insan çok. Amma, kötü insan da çok. Bana iyisi rastladı. Ben dedi, senin rahmetli beyinden hep alışveriş ederdim. Hatta cenazesine de katıldım. Çok erken gitti. He, dedim, daha kırk sekiz yoktu, kalp işte. Şimdi senin, dedi, bu manav dükkanını çevirebilmen için elimden ne gelirse onu yapmak istiyorum. Görüyor musun iyi insan ne? O bana böyle sarılınca, oturup derdimi anlattım. Hale gitmesi zor filan. O halde dedi, dükkanı sakın bırakma, bir daha bu kadar güzel yeri bulamazsın. Kadın doktor, okullar okumuş. Çok zorlanmadan satabileceğin şeyler sat, ne bileyim ben, süpürge, kova, deterjan gibi. İşte manav böylece bu dükkan oldu. 
Duvardaki kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. O kadar tanıdık bir yüzü var ki, belki 2000 yılı öncesi gördüysem bir Adana mandalinası, dayanamayıp almışlığım, bu huy bende olduğuna göre kim bilir, konuştuğum olmuştur. 
Oldu amma, diye devam ediyor, olana kadar neler duydum… Misal, sen sabah kalkınca kardeşini görüyor musun? Yani, evlisin herhal, evet, evliysen kardeşini sabah göremezsin değil mi? Göremem. Pür dikkat dinliyorum. Peki kimi görürsün, mesela bu dükkanı açtın sabah, kimi görürsün? Komşu esnafı. Yaaa, komşuyu görürsün. Bu komşular, sağlı sollu, bana Allah’ın bir selamını vermediler. Maksatları dükkanı benden almak. Bu gördüğün bina hepten Fikriye Hanım’ın. Onu çıkarken görüyor ya bunlar, dükkanın yeri iyiden başlıyorlar, yok bir tanıdıkları varmış da, ona daha fiyakalı kiradan verilirmiş de, zaten ben kadın başımla yakında kepengi indirirmişim de, söylüyorlar. Bak şimdi dükkanın önü, girişi her yer eşya dolu. Niye bildin mi? Anladım galiba. Anlarsın ya! Onlar beni görmez, ben onları duyarım. Ne demiştim sana, dünyada iyi insan çok. Kötü insan da çok. Ama bu işte bu Fikriye Hanım iyilerden çıktı. Ne dedi onlara bil bakalım? Ne dedi? Meraktan çatlayacağım ama az soru, az yanıtla ablayı dinliyorum. Dedi bu kadının küçük bir çocuğu var, tek yavrusudur, Allah bağışlasın. O bana Hamit’in yadigârıdır. Kirasını düzenli ödüyor, beyi buraya gireli yıllar olmuş, onun hakkıdır. Çok iyi bir adamcağızdı, bir gün incitmedi beni, hep hürmet, hep kollama. Elimde bir ufacık paket görse aman Fikriye Hanım, senin taşıman olur mu? Alır elimden paketi yukarı çıkarır. 
Duvarda kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. 
Hamit’in hatırı var, ölsem başkasına vermem dedi. 
Şimdi ben bunu duydum ya, birdenbire dünya gözümde küçüldü, ben büyüdüm. Sen şu adamın bana bıraktığı mirasa bak! Hâl böyleyken, mecbur kaldım akıllı oldum. Şimdi mesela bazen biri girer, abla falanca senin telefonunu istiyor der. Bak dikkatli ol, ben ne derim? Ne dersin? Veremem, benim cep telefonum yok derim. Peki, neden böyle dersin? E o bana telefon açıp pril kaça diyecek, misal. Ben söylersem, o bir kuruş aşağıya satacak. Anladın mı? Anladım. Bazen de girer biri dükkana, şu kaç lira der, şu kadar derim, vay bilmem nerde daha ucuzmuş. Buyur git ordan al derim. Süpürgeye, kovaya, ütü masasına pazarlık mı yapılır? Neymiş, emekliymiş, peki bu sokakta hangi aylıkla oturuyorsun demezler mi adama? Sonra sen emekliysen, ben neyim? Bunu hiç düşündün mü mesela? 
Duvarda kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. 
Bak şu adamın hasretini doya doya yaşamadım, yasını bile tutamadım, evde bir çorba kaynayacak, kendimden vaz geçtim, oğlana sırt baş alınacak, okula gidecek. Ama o emekli bunu düşünmez. Gitsin başka yerden alsın, bir kuruş indirmem. 
Ablacığım, çok esaslı kadınsın ne yalan söyleyeyim, nerelisin sen? 
Elazığlıyım. Bir çığlık halinde, böyle sevinçli, yahu benim de büyükdedem Elazığlı deyiverdim. Bu coğrafi konularda Katolikler gibiyimdir, onlar karşılaştıkları insanların ne yapıp edip katolik olup olmadıklarını öğrenirlermiş, iki kitapta okumuştum. Biz Harputluymuşuz dedim. Hanımelli köyünden mi yoksa, bak bir de akraba çıkalım ki! Valla, köyü bilemem. Büyükdedemiz, yani 1850’lerde filan doğmuş bir adam, kalkıp Adana’ya gelmiş, kaçmış esasında. Hımmm, acaba sürgün mü? Abla politik olarak da donanımlı. Valla büyüklerin anlattığına göre bir kan davası pisliği varmış, bildiğimiz bu kadar, gelmiş ve dönmemiş hiç. Orada kendine bir hayat kurmuş, işte kuşaktan kuşağa bizler doğmuşuz. Varlıklı bir ailenin oğluymuş. Malına mülküne, anasına babasına dönmediğine göre… Lâfı ağzıma tıkadı. Bak şimdi, orada iki türlü Kürt var, biri Hanefi biri Şafii, bu kan davası işleri filan Şafii’lerde olur, ben bilirsem, senin deden Şafiymiş. Valla ablacım, ben bunları bilemem, esasında kim neymiş, beni de ilgilendirmiyor. Hiç kimse ağaç kovuğundan çıkmış değil. Ohh, içim rahatladı.  Rahmetli Büyükannemin soy sop işi ortaya atılınca hep söylediği lafı söyledim. Bak bu dediğin doğruuu. 
Peki oğlun dükkanla ilgilenmiyor mu? Çok şükür, işi var gücü var. Evlendi. İki de torunum var, ellerinden öper. Ben evde oturup ne yapacağım? Kalkıp geliyorum dükkana. İşte böyle senin gibi biri geliyor, konuşuyoruz. İnsan insanın ağını alır kızım, adın ne senin? Saniye. Ha, öyle mi? Siz Hanefisiniz o halde. Şafii’lerin adı, böyle ne deyim, çiçek adları gibidir, güneşin doğuşu, küçük ateşçikler, bak dinle, çağlayarak akan sel, sen hiç böyle isimler duydun muydu? Yok, seninkilerin durumu başka, biz bilmeyiz artık neyse. Amma, akıllarına bir kıza Saniye adı koymak gelmez. 
Açıkcası ne diyeceğim, bilemedim. Şeker gibi bir kadın adım ve ailem hakkında yorumlarını dillendiriyor, bende bir hatıra bırakmak isteyerek mücadelesini anlatıyor, eh bana da teşekkür edip, izin istemek düşer. 
Sizi tanıdığım için çok sevindim, buralara yolum düştükçe uğrar, bir selam veririm ablacığım, kendinize iyi bakın diyerek dükkandan çıktım. 
Vay be, ne dükkanmış! Bir beyaz iplik almak için gelmiştik! 
Saniye Akay Demirel 

Kız Kaçtı

Standard

Nişanlandık, ben Adanalı, nişanlım Karadenizli, anne Arhavi, baba Trabzon. Yıllar önce dede Zonguldak’a yerleşmiş. Bir kısmı yeni aileler kurarak Ankara’da yaşamış, benim kayın ailem dahil. Ancak ailenin amcaları, halaları, pek çok kuzen hâlâ Zonguldak’ta yaşıyor. Gel seni bizimkilerle tanıştırayım dedi Hasan, gittik. Büyük bir arazide herkesin ayrı bir yuvası var, bahçeli, çiçekli, ağaçlı, kümesli, sofralarında kara lahanalı, kocaman kahkahalı bu sıcak insanlar gündelik hayatı birarada geçiriyor, kimin evinde oturursanız oturun, diğer tarafa gitmek için ‘öteye gidelim,’ diyorlar, bu bana değişik geliyor, ama çaktırmıyorum, hadi öteye diyerek duruma ısınıyorum.

Sabah güzel bir güne uyanıyoruz, kahvaltı, çaylar derken, ailenin en büyüğü olan kayınbabam, annemiz, amcalar, yenge ve halalar, kocaman olmuş çocuklar sohbete başlıyoruz. Birisi, yaaa bir yıl fındık ne iyi olmuştu, çok bereketliydi o yıl, ne zamandı, deyince, amca oğlu ‘bizim Zeynep’in Şenol’a kaçtığı yıldı’ diyor. Bir yandan gömleğini pantolonunun içine sokuşturuyor, bir yandan ağzı yamuk gülüyor. O bunu der demez, bir kahkaha, bir kıyamet, nasıl gülüyorlar, kızları Zeynep’in kaçma senaryosu bütün inceliğiyle anlatılıyor. Çarşafları sıkıca birbirine bağlamış, hop aşağıda. Daha sonraki yıllarda ikinci kız da kocaya kaçmış. Onun arkasından en çok ilk kaçan kız def çalmış, iyi mi? Kahkahalar. Sesleri gökyüzüne uçuyor.

Çok eğlenceli bir yerdeyiz, burası Karadeniz.

Şimdiki zaman. Taksiye atladım, saat 17:45, Zincirlikuyu’dan Levent yönüne on dakikada geçtik geçtik, aksi halde 45 dakikamız trafikte gider, saat 18.00 çıkışının servisleri zincir olmuş, yolcusunu bekliyor. Şoförle muhabbetimiz böyle başladı, çalışan kadın olmak zor be kardeşim. Onun eşi çalışmıyormuş. Yetişkin üç kızı var, büyüğü evli, ikinci tıp öğrencisi ve bir bomba, üçüncü kız futbolcu. Son iki kızdan gururla bahseden adamın evli kızı için sessizliği içimdeki yaramaz beni öne itti, evli kızınız mutludur inşallah, damat ne iş yapıyor, geçimleri iyi mi? Ben görüşmüyorum dedi, bir oğlanı sevdi, kaçtı, yedi yıldır görmüyorum.

Bir insan, sadece on on beş dakika muhabbet edeceği ve bir kez daha görme ihtimali neredeyse hiç olan bir insana hayatından bir sırrı veriyorsa, başka bir akıldan, bir yürekten yara saracak sözler bekliyor demektir.

Çok uzatmışsın kardeşim, sen babasın, büyüksün, affetmek sana düşer sözcüklerini pamuğa dökülmüş oksijen olarak yaranın üzerine bastırdım. Sıra, eğer doktorlar hâlâ öyle yapıyorsa, tentürdiyota geldi. Ben daha bu hamleyi yapmadan o, çok zoruma gitti, dedi, biz onu okutmak istiyorduk, o evlilik diye tutturdu, vermeyince kaçtı, affedemiyorum. İyi de, Allah korusun, yarın bir derdi olsa, hastalansa, gitmeyecek misin, mecbur giderim, e o halde niye böyle olsun ki, söyle hanımına, bir akşam gelsinler, zaten hanımın görüşüyordur, yok dese de görüşüyordur, öyle mi? Evet, görüşüyormuş. Gelsinler bir gece, kalkıp ayağa karşıla, zaten kızına elini uzatınca, boynuna sarılıp ağlayacak, sen de ağlayacaksın, sarıl ve ağla biraz, damat da öpsün elini, sen o sırada biraz tutuk olursun ama hadi yemeğe buyrun deyince ortalık ısınır. Hanım da bir mercimek çorbası yapsın, yaprak sarması filan, çok güzel olmuş, eline sağlık dersin, havadan sudan konuşursunuz, işler nasıl filan. Torunu kucağına alıp seversin. Olur gider be kardeşim. Aksi halde sen her gece bu dertle uyuyup, bu dertle uyanacaksın, onulmaz derde kalacaksın, kızın da öyle. Bu barışmayı ölüm döşeğine bırakmak çok yazık çok.

Ben konuşuyorum. O sessiz sessiz beni dinliyor.

Evin önüne geldik, aksilik bu ya, bozuk bir liram çıkmadı. Taksiden inerken, ben sana tüm para vereyim bari deyince, arkasına döndü, senin canın sağ olsun be ablam dedi, gözleri nemli, bir de ne göreyim, gözünde bir sofra, baş köşede bizzat kendisi, kaçan kız, damat, karısı, tıp öğrencisi kız, futbolcu kız, torun, oturmuş mercimek çorbası içiyorlar, çorbanın üstünden tüten buhar adamın gözlerini nemlendirmiş.

Kır bir de soğan, hayatı basit yerinden tut, sesin gökyüzüne uçsun.