Gelinlik

Standard

Arkadaşım ördüğü kazağı bitirmiş, kucağına alıp keyifle bakarken bir sigara yakmış.

Hopp, kabına sığmayan kor kazağa düşüp bir delik açmaz mı? Kendine kızmış biraz, sitem etmiş kendine. Ben bunu yüz yüze duymuş değilim. O, benim bayıldığım; önerdiği kitaptı, filmdi, yorumdu etkilendiğim, beslendiğim pek çok Twitter arkadaşımdan biri. Hemen teselli etmek istedim. Ulaşması an meselesi olan mesajıma şöyle yazdım:

‘Elinize sağlık, bunu dert etmeyin. Biri annem, ikisi teyzem müthiş yaratıcı, müthiş becerikli üç kadınla büyüdüm ben. En özgün modeller böyle durumlardan çıkar.’

Edip Cansever’in dizeleri bir kez daha haklı çıkarıyor şairi; ‘Gökyüzü gibi şu çocukluk/ hiçbir yere gitmiyor.’

– Sevim’in bir kız kardeşi varmış ya; işte onun beyinin bir arkadaşına Sevim’i düşünüyorlarmış. Perşembe akşamı istemeye gelecekler. Adam kendi halinde, elinde sanatı olan biriymiş, boyacılık yapıyormuş, hadi hayırlısı bakalım. Amma beyler iyi bir araştırma yapsınlar ha, sen de enişteye söyle.

Teyzem pazar dönüşü elindeki fileleri eve bırakmış; “aman siz durun bakalım şuracıkta, ben bir kahve içip geleyim,” demiş. Teyzem böyledir, annem de; her şeyle konuşurlar. Annemin muslukta akan suya soru sorduğunu duyduktan sonra artık bana hiç tuhaf gelmedi bu durum. Bana mı soruyor diye bir an düşünsem de sırtı bana dönüktü, evde benden başka kimse yoktu ve mutfağa üç kapı uzaktaki odamda sosyal bilgiler sınavına çalıştığımı biliyordu.
– Anne kimle konuşuyorsun?
– Kendi kendime konuşuyorum, sana da tavsiye ederim.

Bitişik apartmanlarda oturan kız kardeşler her fırsatta birbirlerine ‘bir geçer,’ azıcık ufunetlerini dağıtırlardı. İşte haberi bir ufunet dağıtma seansı sırasında öğrenmiş oldum, Sevim’i istemeye geleceklermiş.

Sevim dediğime bakmayın, biz çocuklar ona Sevim Teyze deriz. “Bak hele,” diyerek başlayan cümleleri giderek yükselen sesinde, çığlık değilse de ona yakın bir şey haline dönüşür ve tam o sırada evde olsa da, evlenip evden çıkmış olsa da evin kızları olan üç abladan en az birinin “yavaş konuş biraz, noluyor böyle?” uyarısıyla başını yukarıdan aşağıya indirir, esmer teninde kara gözler kırdığım potun ne olduğunu hiç anlamadım der gibi bakar ve fakat aynı ânda gözlerinden koyu bir sis geçer, evet.

Fakat çabuk unutur.

Ablaların “ne bağırıyorsun böyle, durduk yere, ne bağırıyorsun?” diyen sesleri, bir çocuğun gözünden hiç kaçmayan irileşmiş gözleri, onu zerre kadar etkilemiyor olabilir; ya da hiç de fena insanlar değil bunlar diye düşünmüş olabilir geceleri; gözleri kapalı, uyamaya yakın düşünürken çünkü ne yapıp etsen de, ‘neyse şimdi ismi lazım değil’, ‘birisi sabıkalı haa!’ diyerekten, eve giriş çıkışları dikkat isteyen bazı erkeklerin, bir naylon torba içine atılıp kazara bir köşede unutulmuş ekmeğin bir ay sonra kurtlanması gibi kıvır kıvır kıvranan ellerinden onu kurtarmak için alınması gereken her önlemi almış olduklarını biliyordur. Her önlemi; hatta düpedüz açık açık söylemişlerdir; ‘bak gittiğin her yerde de uyanık ol ve en çok da önüne bakan adamlardan sakın kendini, erkeğin önüne bakanı makbul değildir,’ demişlerdir. Onu olabilecek tehlikelerden sakınmışlardır. Fakat yine de Sevim’in elinde değil, bir mevzunun, kâh mutfakta kahvenin köpürmesini beklerken, kâh çamaşırları katlarken sadece kendi duyduğu, hadi diyelim ki kulak misafiri olduğu bir yanını, doğrucası işin aslını öğrenmişse, “bak hele” diye başlayan sesi coşkuyla yükseliverir.

Bana kalırsa güzel bir kadındır Sevim. İlkten bakınca – şöyle üstünkörü- bir içim su diyeceğiniz bir güzellik değildir tamam, neredeyse bütün güneyli oğlanların üzüm boğazından geçerken görünür dediği gibi de değil, ne çırpı bacak, ne lop lop yiyor denen cinsten ama ben bir ressam olsam tam da dur şöyle kara kalem bir resmini çizeyim diyebileceğim gösterişte bir kadın. Son düğmesine kadar iliklediği elbisesini geren göğüsler, gün karası değil gön karası bir ten, kara gözler, kara kaşlar ve sabahtan kalkıp kahvaltı hazırla, bulaşık yıka, çayları doldur, bir daha doldur, masayı kaldır, yatakları düzelt, evi sil, balkonu yıka, fasulyeyi ayıkla, tozu al; ne yaparsan yap bana mısın demeyen eller…

Neşesine neşe katan bir şey var. Daha doğrusu vardı. Önceleri, daha evin küçük kızı evlenmemişken, evde onun gelmesini bekler. Beklerken akşama pişecek pilavın pirincini ayıklar, cacığı yapıp dolaba koyar, biraz oturur, biraz sıkılır, ya bir kanaviçeyi, bir lizözü ya da eteği bastırılacak bir elbiseyi pek güzel işler, örer, diker. Nihayet küçük ama ondan büyük kız gelir, onu odaya çekip, kız kıza nereye gittiler, ne içtiler, ne yediler hepsini anlatır. Dans da ediyorlarmış, çaça, twist her şeyi beceriyorlar, kız kıza slow dans da; dinleyerek öğrenir, daha beklerken neşelenmeye başlar. Onlar sırdaş. Ayrıca tamam, belki evin küçük kızının arkadaşlarıyla olana değil ama cümbür cemaat dolmuşa doluşup beraberce, daha çok uzaklarda, bahçeli bahçeli evlerde oturanlara mı gidilecek, bahçesinde leylak açanlara, sarmaşık güller açanlara mı gidilecek, onu da yanlarına alırlar. Gittiği yerlerde de köpüklü kahveler, çay, kavunlu dondurma mı verilecek, ev sahibi kalkarken, bu da kalkar, ‘dur ben yaparım ayol,’ der, peşi sıra mutfağa gider. Ayol demeyi çok sever.

Gece olup, herkesi uyuttuktan sonra kısa bir özgürlük alanı yaratır kendine. Işıkları kapatıp salonu ve bir odayı L şeklinde çevreleyen koskocaman evin balkonuna çıkar, gaz yağı fıçısına dönen köşeyi kendine siper ederek Bafra sigarasını tüttürür. Olur’a, yattıktan biraz sonra bir tuvalet ihtiyacı, bir bardak su ev halkından birinin kalkacağı tutar, ‘sen daha uyumadın mı?’ diye çıkışır; önlem olarak. Bafrasını söndürdükten sonra izmariti minik bir gazete parçasıyla sarar, bahçeye atmaz, çünkü neden? Mazallah dedem bahçede dolaşırken görebilir. Bir Bafra izmariti? Şu üç katlı binada, bizden başka kimsenin olmadığı bir yerde nerden gelmiştir diye düşünebilir, şimdi koskoca adama, baba kabul ettiğin bir adama yalan mı söyleyeceksin? Güzelce sarar, yatağının altına koyar, gündüz vakti çöpü dökerken hoppp, içine.

Hiç aşık olmuş mudur? Bunu hiç konuşmadık. Soramadım, çünkü nasıl söyleyeyim, ondan biraz çekiniyordum. Biz çocuklar üzerinde sözü geçerdi. Bunun böyle olduğunu ortaya serecek ne bir azarlama, ne bir sinirli çıkış ne de otoriter bir kaş göz ses hatırlıyorum ona dair ama evdeki varlığı hissedilirdi. Mesela ortalarına birer fındık yerleştirilen kurabiyenin fındığını davul fırından kimse onun kadar kıvama geldiği an çıkaramıyordu, bir değil iki tane yememe izin veriyordu- ama üç olmaz, sonra misafirler ne yiyecek?- Zaman zaman torun tombalak ‘habul hubul’ bir araya gelinen günlerde ‘lahmacunun içini doğrusu Sevim çok güzel hazırlar’, eve yakın bir fırına gönderip pişirtmek için kapaktı, savandı, bir güzel sarar, altına da pişenler konsun diye tepsiyi yerleştirir verirdi dedemin eline. Dedem, bazen, aslında çok yufka olan yüreğiyle bir an için telaşlanıp dudağını sağa sola aşağıya yukarıya oynatıp sinirlenmiş görünürken Sevim Teyze’ye hiç rastlamıyordu öyle bir an. O herkese nasıl davranması gerektiğini biliyordu.

Annem ve teyzelerim, büyükannem, dedem ‘işte bu kadar. Yapıp yapabileceğimiz bu kadar. Evinde olsa yiyecek aşı yoktu. Anne başkasına kaçmış, baba çocuklara bakmayı becerememiş, her birini hali vakti yerinde birilerine vermiş. Bize getirdiler de hiç değilse temiz insanların arasında büyüdü.’ diyerek geçer akçe birer sözcük bulmaya çabaladıkları ‘60lı yılların rüzgarından etkilenmiş; ilkokula bile gönderilmemiş Sevim. Anneme sordum, bu kocamış eğitimci kimliğimle; ‘neden?’

‘Ayşe Yengem yanlarındaki kızı yollamıştı ilkokula. Sonra kız bir adama kaçtı. Gözü açıldı diye korktuk herhalde. Yanlış düşünmüşüz. Ama devir öyle bir devirdi. Biz de o kadar biliyorduk.’ dedi telefonda.

Sevim’in, kolonyayla itinayla geriye doğru taranmış saçlarında tarak izleri görünen pırıl pırıl traşlı talibiyle sözü kesildi. Nikah günü belirlendi. Annem ve teyzelerim hummalı bir çalışmaya girişip, dedemin dükkanından beyaz kumaşı ve danteli aldılar, dikmeye başladılar. Gelinlik çok güzel oldu. Nikah sabahı her şey hazırdı, bir tek son ütüsü vardı. Hadi ütüle gelinliğini dediler demek ki, o sözleri hatırlamıyorum. Sevim’in aklı o anda hangi güzel hayallere dalmışsa, hayaller onu uçurdu, ütüyü gelinliğin tam ortasına bastı. O da kendi cisminin yapacağını yapıp ortaya şeklince bir yanık bıraktı. Her mesafeden görülebilen bir yanık.

Amaninn, amannn, ne yapacağız şimdi? Bizim kadınları aldı bir telaş. Biraz elleri titredi. Biraz bağırıp çağırdılar. Annem, “Hadi bakalım, yanık gelinlikle gidersin artık,” dedi. Kafasını salladı. O anda onun bu sözü söylemesinin ‘ben çözümü buldum bile ve neyse ki bunu yapacak zamanımız var,’ demek olduğunu anlamak için annemin kızı olmak gerekiyor. Hızlı bir biçimde, boşalmış tenekeden bir Eucarbon kutusunun içine doldurduğu beyaz incikleri, boncukları, payetleri heyecandan titreyen elleriyle iğnenin ucuna hızla hızlı iteleyerek beyaz ibrişimlere sıraladı annem, gir çık, doldur, gir çık, doldur; ütü izinden eser kalmadı.

Sevim’in yüzü güldü. Saçı, makyajı zaten hazırdı. Mavi bir far, yanağa kondurulmuş allık, gül kurusu pembe bir ruj. Telli duvaklı gelin oldu.

Nikaha gelenler gelinliği çok beğendi, ayy siz mi diktiniz? Hele şu önündeki boncuk işi yok mu, çok güzel olmuş, nerden buldunuz modeli?

Bir yerde okumuştum; her hikaye aslında başka bir hikayeyi anlatmak için yazılırmış. Ona elimi kaldırıp selam verirken ekleyeyim; neyse ki görünüre göre mutlu oldular; iki çocuk, torun tombalak, bir kırk altı yıl olmuştur.

Saniye Akay Demirel
nanis1961@yahoo.com

Yorum yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s