Tam Arkasını Dönmüş Gidecek

Standard

İki arkadaş trene bindik. Daha doğrusu, benim ay nasıl yapacağız paniğime aldırmayan arkadaşım sayesinde trene binebildik.

Yolculuk fikri benden patladı, meydanda, buz gibi havada, içimizi ısıtmak için Irish coffee içerken. Zevkine, dünyayı yorumlayışına çok güvendiğim, çok hayran olduğum Ayşen Teyzem, aman Nanişcim, Prag’a gidiyorsun madem, atla bir trene, bir buçuk saat sonra Dresden’desin, Adana Mersin gibi bir şey, kaçırma bu fırsatı demişti, o önerinin peşine düşmek istedim. Bazen çok cesur bazen çok korkağımdır, istasyonda korkak yanım tuttu. Sonra o iki genç kadını gördük, taaaa Kanada’dan düşüp yollara oralara gelmişler, nasıl rahatlar, iki çift lafla bir de on yedi yaşında olduklarını öğrenince koca kadın, kendimden utandım, zaten yoldaşım Sevgin’in onlardan geri kalır yanı yok, cesur kadındır.

İstasyona vardık, trene bindik. Yol boyunca gördüğümüz manzara eşsizmiş gibi geldi bana ama esasında insanın ara sıra hissettiği bir özgürlük duygusu bu, bir parça da bir hayali gerçekleştirme duygusu, o kırlar, o ağaçlar, o kuşlar, baktığım ve gördüğüm her şeye son kez bakma duygusu veren her şey, hoşça kal tatlı ağaç, bu seni son görüşüm.

Dresden istasyonunda indik. İndik ve çıkışa doğru yürüdük. Hiç bilmediğiniz bir yere varmak insana ne hissettirirse o haldeyiz, nereye doğru yürüyeceğiz, bu yer kaç metrekaredir, neyle gezilir, metro mu, otobüs mü, ne, hiç bilmiyoruz.

Sonra o sesi duydum. Bir kadın sesi. Her hangi bir kadın sesi değil, Türkçe konuşan bir kadın sesi, cepten biriyle konuşuyor. Ben de hâlâ korkuyorum demek ki.

Duralım biraz dedim arkadaşıma. Konuşmanın bitmesini bekledik.

Merhabalar kardeşim dedim. Biz buraya bir gün için geldik, ama tanımadığımız bir yer, acaba rica etsem, nedir, nereyi nasıl gezeriz, bizi bilgilendirir misiniz? Sizin Türkçe konuştuğunuzu duyunca birden arkalandım.

Adı Döne’ymiş. Bunu gelişen sohbetle öğrendik, daha adını öğrenmeden bize ilk kucağı açtı. Önce harita tarif etti, burası küçücük bir yer, şöyle bakın karşınıza, işte bu kadar, istasyondan çık, doğru yürü, git gidebildiğin kadar, işte bu kadar, yürüyün, taşıta gerek yok. Her yer müze ve galeri.

Tam teşekkür edip ayrılacağız, tam arkasını dönmüş gidecek, iki adım atmış, hopppp döndü, ya ben size bir şey deyim mi, şurada arabam var, atlayın, ben sizi galerilerin önünde bırakırım dedi.

Neden olmasın, birden korkmayan yanım öne çıktı, atladık.

Karnınız aç mı dedi, yok dedik, olmaz dedi. Benim burada döner dükkanım var, ona gidelim, önce bir dönerimizi tadın, gittik, ama sahiden tokuz, teşekkür edip keşfe başlayacağız.

Telefonunu verdi, olur a bana ihtiyacınız olursa diye numarasını verdi, kaydettim.

Çıkıp gezmeye, keşiflere başladık. En az iki kez aradı, ne haber kızlar?

Akşam 20:30 dönüş var, yine trenle, saat 18:00 gibi buluşalım dedi, bir Cafe tarif etti, gidip oturduk Sevgin’le. Biz yemek ve şarap istedik, bir süre sonra Döne Hanım geldi. Yemek ikram etmek istedik, tokmuş, geçmiş gün hatırlamıyorum, ama şarap ya da kahve içti.

Hesabı istedik, ödendi dedi garson. Aaa nası yani? Döne Hanım gülümsüyor.

Durup dururken aklıma düşer Döne Hanım, tombul, güler yüzlü Döne Hanım, yanağında gamzeler olan Döne Hanım. Dresden nere, Türkiye nere ama her şey bir yana, hayat bazen ne kadar güzel.

Tam arkasını dönmüş gidecek, iki adım atmış, hoppppp…

Reklamlar

Ayşe Teyze Bize Geldi

Standard

Rengarenk orlonlardan, kafama göre takılarak işlediğim bir örtü var. Bir süredir işlemeye elim varmıyor, tam yine başlayacakken içimden bir ses, hop diyor, zavallı örtü oracıkta durup sahibinin paşa gönlünün gelmesini bekliyor. Tembellikten değil bu duruş, mola vermek de değil, insan bir şeyi işlerken güzel hayaller kurmalı, güzel şeyler düşünmeli, ondan. Bir kaç aydır, böyle bir esriklik vardı ruhumda, bir yorgunluk sanki.

Bugün evimizde bir bayram rüzgarı esti. Ayşe Teyze bize geldi, Ankara’dan gelince Hasan’a gitmeden olmaz der, Hasan onun eline doğmuş, teyzesi. Onlar geldiğinde ben son hazırlıklar için odamdaydım, daha üç saniye geçmeden, ‘Naniş yok muuuu?’ sesini duyunca sevindiğimi söyleyebilir miyim? Şaşırdığımdan değil, şaşırmadığımdan, onla benim aramda bir anne kız sevgisi olduğundan ve bunu bir kez daha duymanın tatlı sarhoşluğundan.

Biz kızlar, yemek için hazırlık yaparken o kanepenin üstüne yatıp biraz dinlendi. Üşüyünce üstüne işlemekte olduğum rengarenk tığ örtümü örttüm, örtüyle barışmak için ilk hareket, onu gidip gelip o renkli örtünün altında kestirir halde izlerken, artık örtüyü işlemeye devam edebileceğime dair bir güç bedenime yayılmaya başladı çünkü kontesim bir Matisse tablosu kadar güzeldi.

1921 yılında Rusya’nın Sohum adlı şehirde doğmuş Ayşe Teyze. Ondan iki yıl sonra da kayınvalidem Şükriye Hanım doğmuş. Anne ve babaları Arhavi’de evlenip Sohum’a taşınmışlar, Arhavililer, gerçek Laz. Annelerin adı Fatma, biz ona Nana deriz, deriz diyorsam gördüğümden değil, yıllar önce ölmüş ama o bizim için hep ‘oyyyy nanaçkimiiii’, Hasan’ın dilinden düşmez. Bugün Ayşe Teyze çokkkk eski bir hikayeyi anlattı, fakat anlatması da anlaması kadar zor bir hikaye, annesi Fatma doğduğunda bir komşu erkek çıkıp silah atıyor, pat pata pattttt, karısı adama niye silah sıktığını soruyor, komşunun bebeği oldu, ondan deyince, karısı, oğlan için silah atılır, onların kızı oldu diyor. Kocası, ben bu silahla o kızı oğlumla nişanladım diyor. Anlaşılması zor derken bunu kastediyorum, o adam ilerde Hasan’ın dedesi olacak olan Mustafafendi’nin babası, doğan kız Fatma ise Hasan’ın anneannesi, adamın müstakbel gelini. Kafalar karıştı mı? Karadenizliyi anlamak için bu ilişkilerin çok yıllar öncesine inmek gerekiyor. Nasıl bir akraba yakınlığı, muhabbeti, destek ve yardımı, kucaklaşması, bunu anlamak için hikayelerin kuşaklar öncesine vakıf olmak lazım, bir hikaye başlarken onun daha da öncesinde bir hikaye yatıyor. Kız dokuz yaşındayken nişan yapılıyor, on beşine gelince evleniyorlar, doğru Sohum’a, tütün tüccarlığına. Çocuklar orada doğuyor.

Ruslar Türk tebaada olanlara ya Rus ya da Türk, seç, Türkse git deyince Nana çocukları toplayıp bir gemiyle İstanbul’a yola çıkıyor, Şükriye Annem 14, Ayşe Teyze on altı yaşında ve ikisi de geride bıraktıkları hayat için hüngür hüngür ağlıyorlar, tam o sırada gemideki bir adam, kızlar niye ağlıyorsunuz ki, dünyanın en güzel şehrine gidiyorsunuz diyor. İstanbul. Şehre gelince Karaköy’de bir otele yerleşiyorlar, sabah uyandıklarında bir kalabalık, görülmemiş bir kalabalık akın akın yürüyor, ağlayanlar, acı içinde insanlar. Bizimkiler ne oluyor, neden insanlar ağlıyor deyince Atatürk öldü diyor birileri. Geldikleri gün böylece tarihe düşüyor, 10 Kasım 1938.

Bu hikayenin daha neleri neleri var, anlatırız belki bir gün.

İşte esen bayram rüzgarı deyince bunu demek istedim, Ayşe Teyze’nin anlattıklarıyla eskileri yad etmek, onların nefeslerinin evin içine yayılışını duyumsamak, arınmak, hiç kimsenin boşuna yaşamadığını bir kez daha anlamak, hayatın hatırlamaktan ibaret olduğunu bir kez daha anlamak, biricik anılara sarılıp hey gidi demek, çaydan bir yudum, sonra hayatın devam eden akışını bir üzüme asma dikmek üzere somutlaştırmak, keser nerde, testere var mı, tut şunun ucundan.

Bugün bize Ayşe Teyze geldi, bilmem esen rüzgarı anlatabildim mi?

Tam O Anda Yine Aklımda

Standard

Hiç olmadık anlarda geliyor aklıma. Bazen manavda elimi bir patlıcana uzatırken.

Yoğun bir iş gününde iki ders arası sıcak bir mercimek çorbasının ilk kaşığını yudumlarken bazen, ağzıma yayılan sıcaklığı hissettiğim anda, geliveriyor. Gözlerim bir noktaya sabit takılıp bir süre öylece kalıp duruyor.

Aynada yüzümü gözümü renklendirirken, gözlerim saçlarımın dibinde oluşan beyazlara iliştiğinde bazen, nereden, nasıl çıkıyor hiç bilmiyorum, geliveriyor.

Ne biçim bir şeyse bu, tam soğanını kavurmuşum kıymanın, tam karabiberi serpeceğim üzerine, birden aklıma geliveriyor. İç sesim onu bir- den ge-li-ve-ri-yor diye ağır ağır söylüyor, duyuyor musunuz, ama tuhaf bir biçimde aniden, çok hızlı, hop diye geliveriyor.

Ne sakin bir denize bakmayı dinliyor, ne şakır şakır yağan yağmuru, ne de sıradan bir akşam yemeğinde yediğim turpun katır kutur sesini dinleyişimi, hop diye aklıma düşüveriyor. Bazen biri hapşırıyor, ben çok yaşa diyorum, tam o anda, yine aklımda.

Onu çocukluğumun lades oyununa benzetiyorum, tavuğun v şeklindeki kemiğini kırıp lades oynayışımıza, aklımda, aklımda, aklımda.

Biz insanları,
ölüm ve umarsız dertler dışında, en çok kırgınlıklarımız çökertiyor. Karizmayı incitmemek için bedenimize yırtılmaz bir zar örüp boşverrrrrrlere sığınıyoruz, beni sevmeyeni ben hiç sevmem, beni anlamayanı umursamam, bunca yıl uğraştım, ona şunu yaptım, bunu yaptım, det ettim düt ettim, vefasızmış, hayırsızmış, anlamadıysa vız gelirrrr tırıssss gider diyoruz.

Ne vız geliyor, ne tırıs gidiyor, biz insanlar hayatımızdaki insanlara kırılmamızı çok önemsiyoruz.

Döşeğinin altındaki bezelyeyi fark eden Prenses’i çocukken dinlemeyi çok seviyordun, büyüdün, kocaman oldun ama masal aynı masal, sen bezelyeyi seviyorsun, fark ediyorsun, evet, belki çaktırmıyorsun ama olsun, olsun, varsın böyle olsun.

Yol

Standard

Sabırla okuyanlar için

Zamanını parasını ve enerjisini, sıra dışı bir şeyleri biriktirmek için harcayan bir kolleksiyoncuyum ben. Gerçek bir kolleksiyoncu, biriktirdiğim şeyi satamam, ondan uzaklaşamam, onsuz yaşamayı göze alamam, ayrılamam, eğer ayrılırsam kendimden çok önemli bir parçayı kaybedeceğime dair endişelerim vardır; tuhaf bir durum işte! Pul, ayna, saat, silah ya da nakış gibi şeyler değil biriktirdiğim, sonsuz bir kaynağım var, kendimi bildim bileli, ‘tanımadık insanlarla tanışıp muhabbet etme’ kolleksiyoncusuyum ben.

Hayatım olur olmadık yerlerde kendiliğimden tanıştığım insanlarla dolu; tanışmak için gayret sarfeden benim, tanıştıran yok, ortada tanıştırılacak bir durum da yok, tanışmak için bin insana sorsanız binbir kişinin bulabileceği bir neden de yok. İnsan tarifeli boğaz seferinde yanında oturduğu insanla konuşur mu? Hadi konuştu diyelim, telefon, e-posta filan alır mı? Ben alıyorum, sonra kimileriyle yazışılıyor, kimileriyle buluşuluyor, çoğunlukla da tak sepeti koluna herkes kendi YOLuna. İnsan otobüsü beklerken yanında duran yaşlı teyzeyle hoş beş etmeye başlayıp inşallah otobüs geç gelir de daha çok konuşuruz diye içinden geçirir mi, erken mi geldi, haydi ben de seninle bineyim bu otobüse, ordan giderim gideceğim yere der mi, otobüse binip yanyana oturarak koyu bir muhabbete girişir mi, bazen insanların sırlarını öğrenir mi, daha bitmedi- ki zaten bitmez benim YOLlardaki tanışma durumum, neredeyse her gün, bazen günde bir kaç defa, hiç mi olmadı, bindiğim taksinin şoförü ile muhabbete başlarım. Otobüste yan koltukta iki öğrenci konuşuyor, çocuklar birbirlerine hayallerini anlatıyor, mezun olunca biraz yurtdışı deneyimim olsun istiyorum abi, içimden ona kadar saymaya başlayıp üç deyince mevzuya dalarım; güya ona kadar sayacaktık, onu unuttuk, arkadaşlar Inter-rail denen bir tren var’dan başlayıp artık Allah ne verdiyse! Yakınlarım bana alıştılar ama yine de belki kulağıma küpe olur diye uyarmaları bitmiyor, birgün başına bir iş gelecek, sen herkesi kendin gibi mi sanıyorsun, hayır sanmıyorum aslında tam olarak da sanmadığım için tanışıyorum, e peki derdin ne, neyin peşindesin, masal peşindeyim, herkesin bir masalı var, hatta çok masalı var, onun peşindeyim, amannn be âlemsin valla…

Şimdiye kadar binlerce insanla konuştum, unutamadığım çok hikâye var, hangi birini anlatayım? Bindiğim taksinin şoförü Diyarbakırlı bir dengbej çıktı mesela. Yirmi beş dakikalık YOLun nasıl bittiğini anlamadım. Ağa kızı karısını nasıl kaçırdığını, yıllardır bu sevdayla nasıl tutuştuğunu bir anlattı, üste para verdim. Haketmiş, vermeyip ne yapacaksın?

Bir de kucağında bebeği, kahverengi çarşaf giymiş gencecik bir kadın vardı, yaşı yirmisinde yok, onu unutmadım. Orta okuldayken ailesi evlendirmiş, kocası kaynakçı. Hocası yalvarmış yakarmış yapmayın etmeyin diye diller dökmüş ailesine, bu kız okur demiş ama evliliği önleyememiş. Ben onla konuştuğum günlerde ne mi yapıyordu? Bebeğini uyutup Dostoyevski okuyordu. Pencereden dışarı bakıp, okumayı çok seviyorum abla dedi. Tekrar bana döndüğünde sol gözü seğirdi. Ayrılırken kartımı verdim, belki ararsın, bir şeylere ihtiyacın olur filan, aramadı. Onu bazen düşünüp beni aramasını hayal ederim. Belki kartım kaybolmuştur, belki de evindeki gizli bir köşede saklıyordur, çayımı şıngır şıngır karıştırırken, zaman zaman, bu ihtimali düşünmeyi severim. Ararsa mutlaka bir geceyarısı arar, abla beni hatırladın mı der, evet evet hatırladım canım noldu söyle derim. Belki kocası çarpıp kapıyı gitmiştir, belki onu dövmüştür, çocuğuyla soğuk bir geceyarısı sokağa atmıştır belki, kimbilir? Bir türlü hayatının bir yerine dokunabilmeyi düşlerim.

Konuşmaya başlamak için seçtiğim ilk sözün ne olduğu her defasında değişir, tamamen doğaçlama, durum neyse o. İnsanların on-off düğmesini bulmaktan zevk almak olarak tanımlamak yetersiz kalır, daha çok korkular ve güvensizliklerle başedebilmek için başvurulan bir YOL, bir hayat biçimi, bir öykü okumak gibi yaşamak belki, kimbilir? Tanışıp uzaklaşmak ayrı bir hikaye, tanışıp YOL’a devam etmek ise bambaşka…

Prag’dayım. Bir arkadaşımla o büyülü şehrin tarih ve sanat kokan YOLlarını arşınlıyorum. Zaman kısıtlı değil, on gün buz gibi havada o müze senin bu mekan benim gezip duracağız. Türkiye’ye kıyasla çok ucuz bir şehir, metrosu, treni heryere ulaşıyor. Geceleri de konser, tiyatro, bale, opera gibi etkinliklere gidiyorum. Bir gece önce Carmen’i izlemişim, o gece de Kuğu Gölü Balesi’ne gideceğiz, aynı mekanda olacak. Gel gör ki, bütün bir günü gezmekle geçirip bildiğimiz YOLlardan çıktığımızdan opera binasını bulamıyoruz. Ehh, birine sorduk, ordan burdan bir şeyler tarif etti, pek İngilizce bildikleri de söylenemez ama bir türlü anlaşıyoruz. Bir parka ulaştık ama burdan sola mı dönecektik sağa mı, bilemeyince parkta yürümekte olan bir adama sorduk, yaşlı bir adam. Opera binasını sorunca ‘ahh, Kuğu Gölü’ne gidiyorsunuz!’ dedi. Durup dururken kalbimde bir sevinç esintisi, neden olduğunu bile düşünmediğim bir esinti, sıcacık bir sevinç. O da baleye gidiyormuş, oooooohh, şanslı günümüzdeyiz, birlikte yürümeye başladık.
Opera binasına ulaştık. Bilet kalmamış. Birkaç kişi fazla biletini satmak için adam arıyor, ben tam bilete atlarken, yaşlı adam nazikçe kolumdan çekti, bilet bulma vaadiyle gişeye gitti, bizim parayla adam başı on liraya koltuklarımıza kurulduk. Yerimiz de iyiymiş gibi laflar edip üçümüz yanyana baleyi izledik. Ara olunca sohbet başladı, fizik profesörü, eşi çocuk doktoru, Slav, dört çocuğu var, kızlarından birini bir kaç yıl önce kaybetmişler, kanserden, çok başarılı bir iş kadınıymış, telefondan gösterilen fotoğraflar derken sıra gösteri bitişi birer ‘bugünün anısı olsun!’ fotoğrafına geldi. Lâfın arasında ikinci dünya savaşına onaltı yaşındayken katıldığını filan da söyleyince onu tanıma arzum iyice perçinledi. Biz oğlumla buluşup birer bira içeceğiz diyerek bir yerlerde oturmayı teklif ettim. İçki içmemesini kabul edersek gelebileceğini söyledi.

Oğlumun da katılmasıyla dördümüz sohbet dolu bir gece geçirdik. Savaşta yanı başında patlayan bombayla ölen askerleri anlatırken, hayat böyledir, biri ölür diğeri kalır ve bu niye böyledir bilemezsiniz dedi. Birbirimize kitap önerilerinde bulunduk. Konuşması çok etkileyici, sıkı entellektüel. Ayrılırken ben ona telefon numaramı ve e-postamı verdim. O bana telefonunu vermedi, e-postasını alıp iyi geceler dileyip ayrıldık.

Buraya kadar olan şeyler belki de pek çok seyahatçinin yaşadığı bir durum olabilir, öyle ya, tanımadık bir ülkede tanıştığın bir insanla sohbet etmek normal bir olaydır. Fakat bizim hikayemiz daha farklı gelişti. Dönüşte, yaşlı adam nazik davetim için teşekkürlerle çektiği fotoğrafları yolladı. Mektup şöyle bitiyor,
‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’
Parkta tanıştığımız anda ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ dediği an hissettiğim o esinti yine içimden geçti. Beni bu adama bağlayan bir şey var, var, ama ne, bulamıyorum. Fotoğraflara teşekkür yazımı yazarken, kimbilir belki de ülkemizi gelip görürsünüz, gibi bir şeyler yazdım. Gelen yanıtta buna istekli ifadeleri okuyunca da buyrun, eşinizle gelin, sizi ağırlarız evimizde dedim.
‘Tabiat olarak çekingen bir insanım,’
diye başlayan mektubunda eşinin işleri nedeniyle gelemiyeceğini ama eğer kabul edersek kız torunu ile gelebileceğini yazıyor. Haziran ayının ikinci haftası gelmeleri kararlaştırılarak hazırlandık. Bu kadar basit ve hızlı!

Eşim benim hikayelerime çok alışık olduğu için kucak açtı konuklara, havaalanına gidip karşıladık. Ev çok odalı, birer oda verdik, yemekler, hoşgeldiniz diyerek kadeh kaldırmalar, yaşlı olduğu için tuzu az yemekler, sabah güzel bir kahvaltı ve şehrin gezilecek yerlerine seferler, torun ben ve yaşlı adam. Akşam yemekte küçük oğlum, ‘anne bu adam dedeme benziyor,’ dedi.

Bir kaç yıl önce kaybettiğim babamın nev-i şahsına münhasır bir konuşma biçimi vardı, yani mesela o da böyle bir durumda soru sormaz, tesbit yapardı; ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ ya da ‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’ Ölmeden bir kaç ay önce yolda halini hatırını soran genç bir meslektaşına ‘hakemin son düdüğünü bekliyorum,’ demiş, cenazesinde anlatmıştı o genç adam. Onu hatırlıyorum. Babama benziyor, babama benzemesi içimi coşturuyor.

Gelirken çok da güzel bir Prag manzarası getirmişler, yağlı boya, orijinal. Altı gün boyunca İstanbul kazan biz kepçe gezdik, nasıl mutlu nasıl mutlu ikisi de, biz de çok mutluyuz. Beş yıldızlı otel diyor, çok teşekkür ediyor, nasıl oldu bu iş diyor. Mozaik sanatına özellikle meraklı, gravürleri seviyor, Aya Sophia’da büyülendi adeta, hiç yorulmuyor. Topkapı’ya gittiğimiz gün program yoğun diye yanıma bir dostumu da aldım, iyi ki almışım, ben yorgunluktan Topkapı’nın çimlerinde kestirirken onlar müzeyi gezdiler.

Son günlere doğru bir gün boğaz turu yaptık, manzaraya bayıldı, fotoğraf üstüne fotoğraf çekti. O gün saat yedi gibi Saint Antoine Kilisesi’nde bir ayin varmış, sabahtan gitmeyi kafasına koyduğu için ben trafiği de hesaplıyarak nasıl yetişiriz telaşındayım. Taksi, metro filan derken hızlı bir yürümeyle kiliseye beş on dakika gecikmeli vardık. İkonların önüne gidip haç çıkardı, dua etti, sonra kilisenin ayin sıralarına yanyana oturduk, dua ediyor, gözleri kapalı, yüzünde bir huzur var seksen dört yaşındaki arkadaşımın. Papaz dua ederken koluma dokundu, başını hafifçe bana çevirdi, ama gözlerime değil, sanki başka birine bakıyor, fısıltı gibi bir sesle dedi ki, ‘bu muhteşem şehri gezerken, camileri, kiliseleri, insanın soluğunu kesen boğazı, gördüğüm her güzel şeyi görürken, dedim ki sen daima bizimlesin Maria!’
Ağlıyordu.
‘Parkta tanıştık, insan parkta tanıştığı bir insanın peşinden kalkıp bir YOLculuğa çıkar mı? Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim,’
Ellerimizi birbirine sımsıkı sarıp ağladık.
Şimdilerde ben ona o bana birbirinden güzel mektuplar yazıyoruz. Yaşlı arkadaşım Çek tarihi anlatırken artık konuyu değiştirme vakti geldi, bir şiirle diyerek, Japon bir şairden mısralar döküyor sayfaya;
‘Kış geçiyor
Kuşlar ağlıyor
Balıkların bile gözleri yaşlı.’
YOL hikayelerim ben YOLumu bitirinceye kadar sürsün, yaşlı arkadaşım çok yaşasın!
Kolleksiyonumdaki en nadide insan, paha biçilmez!

Marquez’den Neyimiz Eksik?

Standard

Şimdilik sayısı 106’yı bulan dini bayram yaşamışım, hatırlayabildiğim ilk bayram anısı bir film sahnesi gibi kazınmış aklıma. Annem arka bahçedeki evimizde abimin ve benim yüz ve boynumuzu sabunladığı bir bezle siliyor. Banyomuzu bir gün önce yapmış ama bayram sabahına temiz başlamak gerekiyor, öyle diyor annem. O bizim temizliğimiz ile uğraşırken akrabalarımızdan Halide Teyze’nin öldüğü haberi geliyor. Film bitiyor.

Sonraki yıllarda bayram demek hem anne hem baba tarafımdan nene dede ve büyükanne evleri. Dedem mutlaka ‘lehylimacun yaptırttım size’ diyecek, büyükannem kavurma yapacak, dedemin annesi Aliye Hanım başköşede oturacak, üçaylığından erkek torunlara daha fazla bayram harçlığı verecek, nenemin evi köyden kentten gelen akrabalarla dopdolu olacak, şansımız varsa Karakaş Necmi Amca’nın geldiği saate denk düşeceğiz ve neredeyse hep o şansı elde edeceğiz, gelsin kahkahalar, vallahi alem adamsın densin, rahmetli her defasında bizi güldürecek yeni bir hikaye anlatacak çünkü arşivi yok herşey doğaçlama gelişiyor. Bir keresinde ‘bu devirde para her kusuru örtüyorrrrrrr’ diyor, ay sanki rrrr hiç bitmeyecek, uzuyor da uzuyor. Nenem olur mu hiç öyle şey diyerek itiraz ediyor. ‘Olur Abla’ diyor Karakaş; haşmetli kara kaşları var, ‘bak’ diyor, cebinden bir tükenmez kalem çıkarıp sol avcuna bir şey yazıyor. Sonra avcunu gösterip ‘burda ne yazıyor?’ diye soruyor. Adana’da duymaya alıştığımız bir küfrü yazmış, af buyrun ‘dümbük’, herkes tüh tüh filan derken arka cebinden cüzdanını çıkarıp o devrin en büyük kağıt parasını gayet fiyakalı bir edayla çekiyor, diliyle yalayıp şakkkk diye sol avcunun ayasına bastırıyor. ‘Görünüyor mu?’ diyor. Soruyu sorarken kafasını titreterek sallıyor. Kahkahalar, kahkahalar…. Fellini Filmi’nden neyi eksik?

Evin içi insan dolu, kapıyı çalan yok, kapı açık çünkü, gelinler giyinmiş kuşanmış, takmış takıştırmış, Akay Ailesi’nin erkekleri karılarına iltifat ediyor, gelinlerin yüzü gülüyor. Dedemden ders almışlar; onun için dünya bir yana Hocanın Kızı bir yana. Öyle bir aşkla seviyor. Diyelim ki o sırada ailenin en küçük oğlan çocuğu geldi, bayramlıklarını giymiş, büyüklerinin elini öpüyor, dedem hemen ‘dedesi bu paşanın evinde ölecek’ diyor. Bu ailede bütün erkeklere paşa deniyor; misal Akif Paşaaaa… Kızlara hatunlu hitaplar yapılıyor; Güllatınnnn, Saniye Hatunnn, Nakiye Hatunnn, hep uzatarak. Çay servisi yapılırken çocuklara paşa çayı teklif ediliyor. Annem her defasında ‘çocuklar çay içmez’ diyor. Bu defalık içsin yengesi diyerek halalar bizlere iltimas geçiyor. Bayram buluşmaları sırasında erdemli insan hikayeleri anlatılıyor. Bazen de erdemsiz insan hikayeleri, o noktada yavaş seslerle hafif bir dedi ve de kodu durumları oluyor, ne demek olduğunu hiç bilmediğim ama hiç taktir görmeyen bir insan tipi için faizci deniyor, sözcük dudaklardan bir fısıltı halinde çıkıyor, başlar üç beş kere indirilip kaldırılıyor. Biz büyüyoruz.

Sonra bayram turları başlıyor, mübalağa yok, 30-40 kapı geziyoruz. Babamın Vecihe Teyze’sine gittiğimizde babam hep ama hep aynı hikayeyi anlatıyor; neymiş onlar nişanlıyken adamcağız nişanlısını yanağından bir öpmüş, babam da görmüş. Çocuk o zaman. Vecihe Teyze ve kocası bir gülüyor bir gülüyor, nasıl mutlular. Biz de mutluyuz çünkü bu hikayeyi dinlemeyi seviyoruz, hayret on keredir dinliyorum ama ilk kez dinliyormuşum gibi mutlu sonu bekliyorum. Nınınınnnnnnn, sırada adamın nişanlısını öpmesi var. Bir de bir akrabamız var, ismi lazım değil, büyüklerden, onlara gittiğimizde evdeki amca bize bayram harçlığını az veriyor. Biz az da olsa kağıt para bekliyoruz, o bize hep kuruşlu paralar veriyor. Bir bayram abime ben çıkarken onun elini öpmeyeceğim diyorum ve evet, hınzır ben, öpmeden çıkıyorum. Abime kağıt para vereceği tutmuş, iyi mi? Mümkün olsa geri dönüp elini öpecem ama geçti Bor’un pazarı.

Halit Amca’lara gitmeyi çok seviyorum. Bütün aile pırıl pırıl giyinmiş, misss gibi kokular sürünmüş, erkeklerin saçları biryantinli. Kadınlar bir zarafet abidesi gibi, hep tatlı bir tebessüm dudaklarda- Gülcan Teyze, Nurten Teyze. Bir de Ekselans var, annemin akrabası. Adını bilmiyorum o zamanlar, ona herkes Ekselans diyor. Marquez’e giriş yaptık, iyi mi? İnsan diplomat olsa ancak böyle olur, monşer monşer, nasıl bir şıklık, nasıl bir konuşma biçimi, onun prens filan olduğunu düşünüyorum, yoksa durduk yere adama neden Ekselans desinler?

Bayramın üçüncü ya da dördüncü günü aile büyükleri bizim evimize geliyorlar. Hiyerarşik bir sıra ile bayram ziyaretleri sürüp gidiyor.

Sonra, ‘ilk bayramı’ denen şeyi öğreniyorum. Ailede kayıplar yaşandıkça bayramlar o eski tadıyla geçmemeye başlıyor. Gözler, birbirine temastan kaçırılarak nemleniyor. Hikayeler artık daha az anlatılır oluyor. Karakaş Necmi Amca da ölüyor. Duvara asılmış çerçeveli fotoğraflara bakılıp iç geçiriliyor. Biz büyüyoruz.

Benim hafızamda bayram, o özel günde o güzel insanların yüzlerinde kilitlenmiş kalan kocaman bir kahkaha.

İçimde saklı kalan o kahkahalarla, hayatımdan bir hikaye gibi geçen insanlarımla, babamla, kayınbabamla, kayınvalidemle, Haticemle, Hasan Gençyılmaz’ımla, Bekirimle, Haluğumla, nenem, halam, amcam, Mediş Yengem, dedelerim, liste uzun, etimle kemiğimle ruhumla acısı olan herkesin acısına sakınarak ve sahip olduklarımı kaybetmemeyi dileyerek… Bayram. Tatlı başlayıp hüzünlü mü bitti? Hangimizinki öyle değil ki?

Fakat herşeye rağmen, hayat yeniden diriliş üstüne kurulmuştur. Bu yazı da Suç ve Ceza’dan feyz alıp Raskalnikof gibi yeniden dirilecek. Ruhunuzun yüceliğini hissedeceğiniz, beş on dostla akrabayla komşuyla tanışla geçireceğiniz nice bayramlara.

Üniversiteliler! Hayallerinizi Gerçekleştirme Vakti

Standard

Orta Okul öğrencisiydim, Adana Özel Yeni Lise’de. Tüm öğrencilik hayatım boyunca bizim okulda sadece bir kez gerçekleştirilen çok özel bir geziye katılma şansım olmuştu.

1970 başlarında İncirlik şimdikinden daha farklı bir konuma sahipti, şehirde bol sayıda Amerikalı vardı, görevliler aileleri ile gelir, bir kısmı şehirden ev kiralardı. Bir Nisan ayında Amerikalı ailelerin çocuklarını bizlerle kaynaştırmak amacıyla Doğu Anadolu’ya gezi düzenlendi, bir hafta boyunca geceleri trende yol alırken, gündüzleri Malatya, Erzincan, Sivas, Kars, Ağrı, Iğdır gibi şehirleri gezdik, Kars’taki Ani Harabeleri, Harput’taki Arap Baba Ziyareti, Iğdır’da pamuk yetiştirildiğini öğrenmem hiç aklımdan çıkmaz. Şimdi izlerini kaybettiğim John’lar, John’lar ve John’lar kalmış aklımda. Uzun dalgalı saçlı çok tatlı bir çocuktu. İlk Amerikalı arkadaşım. Bakın şimdi yazıma misafir oldu. Anadili İngilizce olan biriyle ilk konuşma denemelerim, hele bir de güzel bir gezideyse unutulmuyor demek ki!

Üniversite yıllarımızsa, ülkenin karanlık zamanlarına rastlar, hayallerimizde yurtdışına gitmek filan yoktu, öyle bir anlayış ve görüş de yoktu, genel olarak böyleydi bu, belki sadece aile olanakları ile giden giderdi. Oysa şimdi öyle mi?

Değil. Hayır, hayır, çağ atladık filan demiyorum, biz atlamadık ama dünya o zamanki dünya değil, uçak fiyatları, dilimize pansiyon olarak çevirebileceğimiz hostel’lar, sevgili Internet, öğrenci kaynaştırma programları derken aslında Avrupa ülkelerinde çok uzun yıllardır olan şeyler bizim de hayallerimizi süslemeye başladı. Bu arada, bana ne oluyorsa, biz diyorum, utanmadan, koca kadın.

Bu ‘sinsi’ girişimden anlayacağınız gibi başta siz değerli anne ve babalar olmak üzere, tüm üniversite öğrencilerini tam da zamanında yurtiçi ve yurtdışı olanaklarından yararlanmak hakkında bilgilendirmek isterim. Dersime katılan öğrencilerim bilir, hep anlatırım.
İlki uluslararası gençlik kampları. Her yıl Ekim başında başvurular başlar. Bu kamplar hem yurtiçinde hem de yurtdışında açılıyor. En az on gün en fazla üç hafta gibi süren bir geziyi seçiyorsunuz, Şirince’de zeytin toplamaktan, İtalya’da bir restorasyon ya da çevrecilik aktivitisine kadar çok geniş bir yelpazede servis veren bu kuruluşa katılım ücreti olarak az bir miktar ödeniyor, on gün ya da üç hafta, ücrette fark olmadığı için üç haftayı seçmek daha kârlı. Yatacak yer, yiyecek üç öğün yemek veriyorlar, günde beş saat çalışılıyor, sonrası gezi ve diğer faaliyetlere ayrılabiliyor. Ne güzel bir olanak! Bu yıl bir öğrencim 5 Ocak’ta yola çıkmak üzere Şirince’ye gidiyor, tek Türk o imiş, 100 Euro ödemiş.

Bir diğer imkan Inter-rail. Bu da üniversite öğrencilerine yönelik yılların kuruluşu. Sitelere girip bakıldığında çok geniş bilgiler var, ayrıca Ankara’daki merkez aranıp bilgi de alınabiliyor, kısaca şöyle: diyelim ki 26 gün için sınırsız tren bileti aldınız, bu biletle Sirkeci’den yola çıkıyorsunuz, bekle beni Avrupa, seni keşfetmeye geliyorum diyorsunuz. Size oturacak bir yer satmadıkları için boş bulduğunuz yere oturuyorsunuz. Bir iki durak sonra o yerin sahibi trene binerse, bi zahmet, hiç itirazsız, yerinizi veriyorsunuz, haydiii yeni bir yer aramaya. Olur mu öyle şey demeyin, bilet onun için ucuz. Ne yazık ki tüm bunlar için öncelikle geniş kapsamlı bir vize almak gerekiyor, henüz vizesiz çıkış bizim için yok, ancak üçüncü dereceden memur çocuklarına var. Olsun, olmasın da, şimdilik olsun diyelim. Seyahatinize herhangi bir Avrupa ülkesine ucuz bulduğunuz bir uçak bileti ile de başlayabilirsiniz, misal, Amsterdam’a 50 Euro’ya bilet bulduysanız, oraya uçup, ordan tren rotanızı çizebilirsiniz. Oralarda hostel denen öğrenci pansiyonları var, konaklama yerleri, bunlarının hepsi ve daha fazlası Internet’te mevcut, hatta hostel hakkında olumlu olumsuz görüşler, daha neler neler. Yanınızda sevdiğiniz, güvendiğiniz bir iki arkadaşla hem daha güvenli hem de daha eğlenceli olur bu seyahat. Sofya, Prag, Budapeşte gibi yerler diğerlerine oranla daha da ucuz, gezilecek, görülecek, yeni arkadaşlıklar kurulacak bir takım güzellikler…

Peki, gitmek için ne yapmalı? Çok açık söyleyeyim, ben öğrencilerime part-time işlerde çalışarak, ucuza özel matematik fizik dersleri vererek para biriktirmelerini öneriyorum. Anne ya da baba böyle bir imkanı zorlamak zorunda da değil, imkan yoksa onları üzmemek de gerekir. Ayrıca onsekiz yaşına gelmiş bir insan artık yavaş yavaş para kazanmayı öğrenmek zorundadır. İşin izin alma kısmına gelince, aileler çocuklarını ayakları üstünde görmekten mutluluk duyarlar, ama bunu sadece seyahata gitmek için değil, gerçekten içtenlikle yapmak lazım, ailenize yardım ederek, sorumluluklar üstlenerek, annenize yardım ederek, akıllı insan olarak, saçma tüketim olaylarına girmeyerek, vesaire vesaire. Bir de şu çok önemli, biz burdayken örneğin bir Kanadalı öğrenci nerede? Mekan olarak değil, akıl ve vizyon olarak nerede? Batı ülkelerinde öğrenciler sırt çantalarını alıp, bir pantolon üç beş tişörtle ülke ülke geziyorlar. Yarın iş hayatınızda aynı iş yerinde çalışabileceğiniz yabancı gençler bu imkanları yaşamışken sizlerin de aynı yollardan geçmiş olması cv’leriniz için bile çok önemli. Uluslararası insan olmak! Üstelik ailenin yolladığı pahalı yaz kampları ile değil, zorluklara da dayanarak, biraz da sefil hâlde yaşanan böyle bir deneyim, ben işveren olsam, ikinci adayı seçimlerimde öne çıkarır, işte bütün bunlar küresel!

Bir de şu meşhur Erasmus var. Zaten akıllısınız ama hedefe kilitlenin, çalışkan olun, İngilizcenizi geliştirin ki sınavı geçin, derim öğrencilerime. Şimdiye kadar bu program ile yurtdışına giden pekçok öğrencim oldu, birinden bile memnuniyetsizlik nidaları duymadım. Müthiş bir deneyim. İngilizce Öğretmenliği Bölümü’ndeki derslerimde dört de yabancı öğrenciyi okuttum, sınıf arkadaşlarıyla yaşadıkları o mutlu paylaşımları unutamam.

Benim ailemin çok parası var diyorsanız, bir de semester at sea var, yine Internet’ten araştırabilirsiniz. Bu güzel ötesi bir olay. Diyelim ki üçüncü sınıfı okuyacaksınız, bir gemiye biniyorsunuz, bir yıl boyunca ne İtalya’sı kalıyor ne Fransa’sı, gemiyle liman liman gezerek, kendi dalınız her ne ise o dalın profesörlerinden aldığınız derslerle üçüncü sınıfı okuyorsunuz. Yale Üniversitesi bile kabulü yapmış, hesap edin eşdeğerini. Bu biraz uçuk kaçabilir çünkü parası diğerlerinin kat be katı, ama olan için de işte imkan!

Bu yazı çok öğrenci çıkarına oldu, değil mi?
Ehh, bana da bu gider, 24 saat öğretmen olarak yaşıyorum, otuz üç senedir, öğrenciler çok kıymetli, çoookkk!
Haydi, önce hayal edin, sonra bu hayali gerçekleştirin.
Önce siz, yıllar sonra aileleriniz beni haklı bulacak.

Düğün

Standard

Kız kalk bu gece düğüne gidelim, dedi Fethiye Ablam. Düğün Kervansaray’daymış, Kervansaray da tam bizim evin yan tarafında, meşhur Mavi Köşe Pastanesi’ne bitişik. Her gece davullu zurnalı düğün olur, balkondan sesleri dinleriz. Mikrofondan, saygıdeğer misafirlerimizzz şimdi damat beyin anne ve babasını Adana Çiftetellisine davet ediyoruzzzzz anonsu yapılınca ben hayallere dalarım, bir gün ben de evlenecem, karayağız bir delikanlının karşısında nınının nınının nınnınınn nınının nınının nınn ezgisiyle ellerimi kollarımı kaldıra kaldıra, beyaz gelinliğimle salına salına dans edeceğim. Gönül diyor ki mutfak balkonundan uç git salona oyna ama düğün bizim değil ki, dinlemekle yetiniyoruz.

E peki dedim gidelim de kimin düğünüymüş? Birsen Ablan var ya, onun eltisi Ece’nin abisinin düğünü- durum anlaşıldı, dıdının dıdısı- peki sen davetli misin, e işte Birsen Ablangiller de gidiyor, tanıdığımız insanların düğünü. Ya olur mu Fethiye Abla, ayıp olur öyle davetiyesiz filan diyorum ama Fethiye Abla bu, ona göre Kervansaray’daki ve Belediye Binası’nın yanındaki düğün salonlarında yapılan her düğüne gidebiliriz çünkü oğlan tarafı kız tarafından kız tarafı oğlan tarafından sanır, oynayıp kurtlarımızı dökeriz, kolamızı içeriz, yaş pastamızı yeriz, güzellll- güzeli bana diyor- sonra da çıkar eve geliriz, annene söylemezsin olur biter!

Sistem böyle çalışıyor Fethiye Abla’da. Eh, peki dedim, izin alındı, giyinildi, düğüne gittik. Neyse korktuğum gibi olmadı, sahiden de Birsen Abla oradaymış, daha bizi görür görmez Yeşimmmm hoşgelmişsin canımmm diyerek boynuma sarıldı, kabul gördük. Beni masadakilerle tanıştırıyorlar, adımı söyleyen yok, avukatın kızı aşağı, doktorun yeğeni yukarı, iyi mi? Benim de bu duruma itirazım yok, havamız binbeşyüz!

Yanakları kıpkırmızı allıklı, dudakları bordo rengi kalemle çerçevelenmiş, göz kapaklarında simler ışıldayan kadınlar uzun elbiseler giymişler, mor, fıstık yeşili, kırmızı ne renk ararsan var, daha yaşlı olanların başlarında oyalı tülbentler, çoğunun üstünde Adana şalvarı, elleri kınalı, dudaklarında tatlı bir tebessüm ‘hoşgelmişsin gülüm’ diyorlar. Masadaki kadınlardan biri dertli dertli oturduğu için Fethiye Ablam Birsen Abla’ya usulca noo’lmuş diye soruyor. Oğlu Almanya’ya çalışmaya gitmişti, yıllık iznine gelmeyecekmiş diyor Birsen Abla, elini dudağına siper etmiş, duyulmasın istiyor söylediği ama bizimki ‘yurtdışına giden gelmiyor yaaa, Allahallahhh!’ diyor sesli sesli.

Sonra hadi kalk Yeşim dans et diyor. Ay ben kimle dans edecem? Hem slow parça çalıyor. E kalk Peri’yle et diyor. Ayy Fethiye Abla yaaa, kız kıza dans edilir mi diye itiraz ediyorum, niye edilmesin bak herkes ediyor diyor. Sahi, herkes kızkıza dans ediyor. Hülyalı bir görüntü içindeler, kimi iki elini kızın boynuna sarmış, kiminin tek eli boyunda diğeri kızın belinde döne döne slow dans ediyorlar. Bu iş benim çok tuhafıma gidiyor, ayıp böyle olmaz! Bir erkek, akraba bir amca filan gelir dansa kaldırır, ben babamla dans ederim en iyisi, babam beni dansa kaldırırken mutlaka takım ceketinin düğmesini ilikler, ben kendimi Sinderella zannederim, herkes alkışlar filan, öyle olur. Fethiye Ablam kalkıp kızkardeşi Nazik’le dans ediyor. Ben masada böyle sıkıla sıkıla oturacak mıyım, benim de canım dans etmek istiyor. Boşverrrrr deyip ben de Peri denen kızla dansa başlıyorum. Başlangıçta biraz utanıyorum fakat çok az sonra utandığımı bile hatırlamıyorum. Biraz sonra ‘Alemin keyfi yerinde yine maşallahhhhhh’ şarkısını söylemeye başlıyor erkek şarkıcı. Fethiye Ablam pistin ortasında son sesiyle ‘bize de bir gün kader gülerrrrrr güler inşalllahhhh’ diye bağırıyor, sol eli belinde sağ eli kıvrıla kıvrıla havada, eğlence tüm hızıyla devam ediyor. Kadının biri boynuma sarılıp beni iki yanağımdan öperek ‘böyle gelmiş böyle gidecek korkarım vallahhhhhh’ diyor, terden sırılsıklam, Fesupanallah derken pist inliyor.

Şantör ‘aşk şarabı içmesi hoştur şaşkına’ başlayınca Fethiye Ablam gelin kız, kolkola girin diye eliyle koluyla pisttekileri başına topluyor. Herkes kolkola girip bir o yana bir bu yana sallanmaya başlıyor
– bir o yana bir bu yana yatma şaşkınnn tenhalarda menhalarda bitmiş aşkınnn-
arada bir dönüp dönüp Yeşimmmm hadi güzel, gir sen de araya diyerek kendinden geçmiş bir halde şarkıyı söylüyor.
‘Şaşkın sana ne dedim, sen ne yaptın, dün gece gördüm seni, ters yola saptın’
derken yanındakilerin kollarından sıyrılıp sağ işaret parmağını afacan bir çocuğu azarlar gibi sallıyor, aman görüntü eksik kalmasın, bir yandan da sol ayağının üstünde ilerliyerek sekiyor, tombiş bacaklarına bakmadan kısacık da beyaz bir etek giymiş, iyi mi? Sonra herkes kalçalarını kıvıra kıvıra ellerini havada döndüre döndüre göbek atmaya başlıyor. İnanılmaz eğlenceli bir düğün.

Gelin, kolları boynu sapsarı altınlarla mesut, damat terden sırılsıklam, takımın ceketi bir masaya çoktan atılmış, erkekler kolalarına kattıkları kaçak içkilerle sarhoş, lilililililililiiiiii zılgıtlar gırla giderken birdenbire tahta sandalyeler havada uçuşmaya başlıyor. Atmosferde Memeddddddd diye bir kadın sesi cırlıyor. Sonradan Fethiye Ablam’la gittiğim her düğünün olmazsa olmazı kavgayla ilk tanışmamız, müşerref olduk efendim! Delikanlının biri bir diğerinin yakasına yapışmış ana avrat düzgidiyor, yerlere düşen boş gazozlar şıngırdayarak kırılıyor, insana korku veren sesler. Benim ödüm kopmuş bir kenara çekiliyorum, Fethiye Ablam, adamın tersini döndürür, hemen kanatlarını açıp beni sarıyor, it bunlar itttttt, sarhoş oldular, korkma diyor. Yanımda Fethiye Ablam varsa ben korkmamayı öğrenmişim zaten. O, önünde izbandutlar bekleyen her kapıyı açar, şeytan dilli, bir o kadar da tatlı dilli, kafası bozarsa Adana usulü gün yüzü görmemiş bir küfür savurur, herkes hizaya girer alimmallah, öyle yaman! Neyse, ortalık yatışıyor, birileri kavga eden karayağız delikanlıların kollarına girip dışarı çıkarıyor.

Garsonlar ellerinde kocaman tepsiler, aceleyle pastaları masalara dağıtmaya başlıyor, Fethiye Ablam bir kaç tabak fazla pasta istiyor, isterken garsonla ennn tatlı sesiyle konuşuyor, çok sever abisi iki tane yesin, bir kaç bardak da gazoz alıyor. Pastalarımızı yiyoruz, küçük inci taneleri de var üstünde, şekerden, tırnağımla teker teker çekip çıtlatıyorum dişimde.

Çocukluğumdan bir Adana düğünü…

Memleket hasreti mi yoksa geçmişte kalan o dertsiz tasasız günlere özlem mi, bilemedim. Ama kendimi şarj etmek için çocukluğumun en mutlu günlerinden birini hatırlamaya ihtiyacım vardı. Adını Düğün koydum.