Yol

Standard

Sabırla okuyanlar için

Zamanını parasını ve enerjisini, sıra dışı bir şeyleri biriktirmek için harcayan bir kolleksiyoncuyum ben. Gerçek bir kolleksiyoncu, biriktirdiğim şeyi satamam, ondan uzaklaşamam, onsuz yaşamayı göze alamam, ayrılamam, eğer ayrılırsam kendimden çok önemli bir parçayı kaybedeceğime dair endişelerim vardır; tuhaf bir durum işte! Pul, ayna, saat, silah ya da nakış gibi şeyler değil biriktirdiğim, sonsuz bir kaynağım var, kendimi bildim bileli, ‘tanımadık insanlarla tanışıp muhabbet etme’ kolleksiyoncusuyum ben.

Hayatım olur olmadık yerlerde kendiliğimden tanıştığım insanlarla dolu; tanışmak için gayret sarfeden benim, tanıştıran yok, ortada tanıştırılacak bir durum da yok, tanışmak için bin insana sorsanız binbir kişinin bulabileceği bir neden de yok. İnsan tarifeli boğaz seferinde yanında oturduğu insanla konuşur mu? Hadi konuştu diyelim, telefon, e-posta filan alır mı? Ben alıyorum, sonra kimileriyle yazışılıyor, kimileriyle buluşuluyor, çoğunlukla da tak sepeti koluna herkes kendi YOLuna. İnsan otobüsü beklerken yanında duran yaşlı teyzeyle hoş beş etmeye başlayıp inşallah otobüs geç gelir de daha çok konuşuruz diye içinden geçirir mi, erken mi geldi, haydi ben de seninle bineyim bu otobüse, ordan giderim gideceğim yere der mi, otobüse binip yanyana oturarak koyu bir muhabbete girişir mi, bazen insanların sırlarını öğrenir mi, daha bitmedi- ki zaten bitmez benim YOLlardaki tanışma durumum, neredeyse her gün, bazen günde bir kaç defa, hiç mi olmadı, bindiğim taksinin şoförü ile muhabbete başlarım. Otobüste yan koltukta iki öğrenci konuşuyor, çocuklar birbirlerine hayallerini anlatıyor, mezun olunca biraz yurtdışı deneyimim olsun istiyorum abi, içimden ona kadar saymaya başlayıp üç deyince mevzuya dalarım; güya ona kadar sayacaktık, onu unuttuk, arkadaşlar Inter-rail denen bir tren var’dan başlayıp artık Allah ne verdiyse! Yakınlarım bana alıştılar ama yine de belki kulağıma küpe olur diye uyarmaları bitmiyor, birgün başına bir iş gelecek, sen herkesi kendin gibi mi sanıyorsun, hayır sanmıyorum aslında tam olarak da sanmadığım için tanışıyorum, e peki derdin ne, neyin peşindesin, masal peşindeyim, herkesin bir masalı var, hatta çok masalı var, onun peşindeyim, amannn be âlemsin valla…

Şimdiye kadar binlerce insanla konuştum, unutamadığım çok hikâye var, hangi birini anlatayım? Bindiğim taksinin şoförü Diyarbakırlı bir dengbej çıktı mesela. Yirmi beş dakikalık YOLun nasıl bittiğini anlamadım. Ağa kızı karısını nasıl kaçırdığını, yıllardır bu sevdayla nasıl tutuştuğunu bir anlattı, üste para verdim. Haketmiş, vermeyip ne yapacaksın?

Bir de kucağında bebeği, kahverengi çarşaf giymiş gencecik bir kadın vardı, yaşı yirmisinde yok, onu unutmadım. Orta okuldayken ailesi evlendirmiş, kocası kaynakçı. Hocası yalvarmış yakarmış yapmayın etmeyin diye diller dökmüş ailesine, bu kız okur demiş ama evliliği önleyememiş. Ben onla konuştuğum günlerde ne mi yapıyordu? Bebeğini uyutup Dostoyevski okuyordu. Pencereden dışarı bakıp, okumayı çok seviyorum abla dedi. Tekrar bana döndüğünde sol gözü seğirdi. Ayrılırken kartımı verdim, belki ararsın, bir şeylere ihtiyacın olur filan, aramadı. Onu bazen düşünüp beni aramasını hayal ederim. Belki kartım kaybolmuştur, belki de evindeki gizli bir köşede saklıyordur, çayımı şıngır şıngır karıştırırken, zaman zaman, bu ihtimali düşünmeyi severim. Ararsa mutlaka bir geceyarısı arar, abla beni hatırladın mı der, evet evet hatırladım canım noldu söyle derim. Belki kocası çarpıp kapıyı gitmiştir, belki onu dövmüştür, çocuğuyla soğuk bir geceyarısı sokağa atmıştır belki, kimbilir? Bir türlü hayatının bir yerine dokunabilmeyi düşlerim.

Konuşmaya başlamak için seçtiğim ilk sözün ne olduğu her defasında değişir, tamamen doğaçlama, durum neyse o. İnsanların on-off düğmesini bulmaktan zevk almak olarak tanımlamak yetersiz kalır, daha çok korkular ve güvensizliklerle başedebilmek için başvurulan bir YOL, bir hayat biçimi, bir öykü okumak gibi yaşamak belki, kimbilir? Tanışıp uzaklaşmak ayrı bir hikaye, tanışıp YOL’a devam etmek ise bambaşka…

Prag’dayım. Bir arkadaşımla o büyülü şehrin tarih ve sanat kokan YOLlarını arşınlıyorum. Zaman kısıtlı değil, on gün buz gibi havada o müze senin bu mekan benim gezip duracağız. Türkiye’ye kıyasla çok ucuz bir şehir, metrosu, treni heryere ulaşıyor. Geceleri de konser, tiyatro, bale, opera gibi etkinliklere gidiyorum. Bir gece önce Carmen’i izlemişim, o gece de Kuğu Gölü Balesi’ne gideceğiz, aynı mekanda olacak. Gel gör ki, bütün bir günü gezmekle geçirip bildiğimiz YOLlardan çıktığımızdan opera binasını bulamıyoruz. Ehh, birine sorduk, ordan burdan bir şeyler tarif etti, pek İngilizce bildikleri de söylenemez ama bir türlü anlaşıyoruz. Bir parka ulaştık ama burdan sola mı dönecektik sağa mı, bilemeyince parkta yürümekte olan bir adama sorduk, yaşlı bir adam. Opera binasını sorunca ‘ahh, Kuğu Gölü’ne gidiyorsunuz!’ dedi. Durup dururken kalbimde bir sevinç esintisi, neden olduğunu bile düşünmediğim bir esinti, sıcacık bir sevinç. O da baleye gidiyormuş, oooooohh, şanslı günümüzdeyiz, birlikte yürümeye başladık.
Opera binasına ulaştık. Bilet kalmamış. Birkaç kişi fazla biletini satmak için adam arıyor, ben tam bilete atlarken, yaşlı adam nazikçe kolumdan çekti, bilet bulma vaadiyle gişeye gitti, bizim parayla adam başı on liraya koltuklarımıza kurulduk. Yerimiz de iyiymiş gibi laflar edip üçümüz yanyana baleyi izledik. Ara olunca sohbet başladı, fizik profesörü, eşi çocuk doktoru, Slav, dört çocuğu var, kızlarından birini bir kaç yıl önce kaybetmişler, kanserden, çok başarılı bir iş kadınıymış, telefondan gösterilen fotoğraflar derken sıra gösteri bitişi birer ‘bugünün anısı olsun!’ fotoğrafına geldi. Lâfın arasında ikinci dünya savaşına onaltı yaşındayken katıldığını filan da söyleyince onu tanıma arzum iyice perçinledi. Biz oğlumla buluşup birer bira içeceğiz diyerek bir yerlerde oturmayı teklif ettim. İçki içmemesini kabul edersek gelebileceğini söyledi.

Oğlumun da katılmasıyla dördümüz sohbet dolu bir gece geçirdik. Savaşta yanı başında patlayan bombayla ölen askerleri anlatırken, hayat böyledir, biri ölür diğeri kalır ve bu niye böyledir bilemezsiniz dedi. Birbirimize kitap önerilerinde bulunduk. Konuşması çok etkileyici, sıkı entellektüel. Ayrılırken ben ona telefon numaramı ve e-postamı verdim. O bana telefonunu vermedi, e-postasını alıp iyi geceler dileyip ayrıldık.

Buraya kadar olan şeyler belki de pek çok seyahatçinin yaşadığı bir durum olabilir, öyle ya, tanımadık bir ülkede tanıştığın bir insanla sohbet etmek normal bir olaydır. Fakat bizim hikayemiz daha farklı gelişti. Dönüşte, yaşlı adam nazik davetim için teşekkürlerle çektiği fotoğrafları yolladı. Mektup şöyle bitiyor,
‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’
Parkta tanıştığımız anda ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ dediği an hissettiğim o esinti yine içimden geçti. Beni bu adama bağlayan bir şey var, var, ama ne, bulamıyorum. Fotoğraflara teşekkür yazımı yazarken, kimbilir belki de ülkemizi gelip görürsünüz, gibi bir şeyler yazdım. Gelen yanıtta buna istekli ifadeleri okuyunca da buyrun, eşinizle gelin, sizi ağırlarız evimizde dedim.
‘Tabiat olarak çekingen bir insanım,’
diye başlayan mektubunda eşinin işleri nedeniyle gelemiyeceğini ama eğer kabul edersek kız torunu ile gelebileceğini yazıyor. Haziran ayının ikinci haftası gelmeleri kararlaştırılarak hazırlandık. Bu kadar basit ve hızlı!

Eşim benim hikayelerime çok alışık olduğu için kucak açtı konuklara, havaalanına gidip karşıladık. Ev çok odalı, birer oda verdik, yemekler, hoşgeldiniz diyerek kadeh kaldırmalar, yaşlı olduğu için tuzu az yemekler, sabah güzel bir kahvaltı ve şehrin gezilecek yerlerine seferler, torun ben ve yaşlı adam. Akşam yemekte küçük oğlum, ‘anne bu adam dedeme benziyor,’ dedi.

Bir kaç yıl önce kaybettiğim babamın nev-i şahsına münhasır bir konuşma biçimi vardı, yani mesela o da böyle bir durumda soru sormaz, tesbit yapardı; ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ ya da ‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’ Ölmeden bir kaç ay önce yolda halini hatırını soran genç bir meslektaşına ‘hakemin son düdüğünü bekliyorum,’ demiş, cenazesinde anlatmıştı o genç adam. Onu hatırlıyorum. Babama benziyor, babama benzemesi içimi coşturuyor.

Gelirken çok da güzel bir Prag manzarası getirmişler, yağlı boya, orijinal. Altı gün boyunca İstanbul kazan biz kepçe gezdik, nasıl mutlu nasıl mutlu ikisi de, biz de çok mutluyuz. Beş yıldızlı otel diyor, çok teşekkür ediyor, nasıl oldu bu iş diyor. Mozaik sanatına özellikle meraklı, gravürleri seviyor, Aya Sophia’da büyülendi adeta, hiç yorulmuyor. Topkapı’ya gittiğimiz gün program yoğun diye yanıma bir dostumu da aldım, iyi ki almışım, ben yorgunluktan Topkapı’nın çimlerinde kestirirken onlar müzeyi gezdiler.

Son günlere doğru bir gün boğaz turu yaptık, manzaraya bayıldı, fotoğraf üstüne fotoğraf çekti. O gün saat yedi gibi Saint Antoine Kilisesi’nde bir ayin varmış, sabahtan gitmeyi kafasına koyduğu için ben trafiği de hesaplıyarak nasıl yetişiriz telaşındayım. Taksi, metro filan derken hızlı bir yürümeyle kiliseye beş on dakika gecikmeli vardık. İkonların önüne gidip haç çıkardı, dua etti, sonra kilisenin ayin sıralarına yanyana oturduk, dua ediyor, gözleri kapalı, yüzünde bir huzur var seksen dört yaşındaki arkadaşımın. Papaz dua ederken koluma dokundu, başını hafifçe bana çevirdi, ama gözlerime değil, sanki başka birine bakıyor, fısıltı gibi bir sesle dedi ki, ‘bu muhteşem şehri gezerken, camileri, kiliseleri, insanın soluğunu kesen boğazı, gördüğüm her güzel şeyi görürken, dedim ki sen daima bizimlesin Maria!’
Ağlıyordu.
‘Parkta tanıştık, insan parkta tanıştığı bir insanın peşinden kalkıp bir YOLculuğa çıkar mı? Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim,’
Ellerimizi birbirine sımsıkı sarıp ağladık.
Şimdilerde ben ona o bana birbirinden güzel mektuplar yazıyoruz. Yaşlı arkadaşım Çek tarihi anlatırken artık konuyu değiştirme vakti geldi, bir şiirle diyerek, Japon bir şairden mısralar döküyor sayfaya;
‘Kış geçiyor
Kuşlar ağlıyor
Balıkların bile gözleri yaşlı.’

Marquez’den Neyimiz Eksik?

Standard

Şimdilik sayısı 106’yı bulan dini bayram yaşamışım, hatırlayabildiğim ilk bayram anısı bir film sahnesi gibi kazınmış aklıma. Annem arka bahçedeki evimizde abimin ve benim yüz ve boynumuzu sabunladığı bir bezle siliyor. Banyomuzu bir gün önce yapmış ama bayram sabahına temiz başlamak gerekiyor, öyle diyor annem. O bizim temizliğimiz ile uğraşırken akrabalarımızdan Halide Teyze’nin öldüğü haberi geliyor. Film bitiyor.

Sonraki yıllarda bayram demek hem anne hem baba tarafımdan nene dede ve büyükanne evleri. Dedem mutlaka ‘lehylimacun yaptırttım size’ diyecek, büyükannem kavurma yapacak, dedemin annesi Aliye Hanım başköşede oturacak, üçaylığından erkek torunlara daha fazla bayram harçlığı verecek, nenemin evi köyden kentten gelen akrabalarla dopdolu olacak, şansımız varsa Karakaş Necmi Amca’nın geldiği saate denk düşeceğiz ve neredeyse hep o şansı elde edeceğiz, gelsin kahkahalar, vallahi alem adamsın densin, rahmetli her defasında bizi güldürecek yeni bir hikaye anlatacak çünkü arşivi yok herşey doğaçlama gelişiyor. Bir keresinde ‘bu devirde para her kusuru örtüyorrrrrrr’ diyor, ay sanki rrrr hiç bitmeyecek, uzuyor da uzuyor. Nenem olur mu hiç öyle şey diyerek itiraz ediyor. ‘Olur Abla’ diyor Karakaş; haşmetli kara kaşları var, ‘bak’ diyor, cebinden bir tükenmez kalem çıkarıp sol avcuna bir şey yazıyor. Sonra avcunu gösterip ‘burda ne yazıyor?’ diye soruyor. Adana’da duymaya alıştığımız bir küfrü yazmış, af buyrun ‘dümbük’, herkes tüh tüh filan derken arka cebinden cüzdanını çıkarıp o devrin en büyük kağıt parasını gayet fiyakalı bir edayla çekiyor, diliyle yalayıp şakkkk diye sol avcunun ayasına bastırıyor. ‘Görünüyor mu?’ diyor. Soruyu sorarken kafasını titreterek sallıyor. Kahkahalar, kahkahalar…. Fellini Filmi’nden neyi eksik?

Evin içi insan dolu, kapıyı çalan yok, kapı açık çünkü, gelinler giyinmiş kuşanmış, takmış takıştırmış, Akay Ailesi’nin erkekleri karılarına iltifat ediyor, gelinlerin yüzü gülüyor. Dedemden ders almışlar; onun için dünya bir yana Hocanın Kızı bir yana. Öyle bir aşkla seviyor. Diyelim ki o sırada ailenin en küçük oğlan çocuğu geldi, bayramlıklarını giymiş, büyüklerinin elini öpüyor, dedem hemen ‘dedesi bu paşanın evinde ölecek’ diyor. Bu ailede bütün erkeklere paşa deniyor; misal Akif Paşaaaa… Kızlara hatunlu hitaplar yapılıyor; Güllatınnnn, Saniye Hatunnn, Nakiye Hatunnn, hep uzatarak. Çay servisi yapılırken çocuklara paşa çayı teklif ediliyor. Annem her defasında ‘çocuklar çay içmez’ diyor. Bu defalık içsin yengesi diyerek halalar bizlere iltimas geçiyor. Bayram buluşmaları sırasında erdemli insan hikayeleri anlatılıyor. Bazen de erdemsiz insan hikayeleri, o noktada yavaş seslerle hafif bir dedi ve de kodu durumları oluyor, ne demek olduğunu hiç bilmediğim ama hiç taktir görmeyen bir insan tipi için faizci deniyor, sözcük dudaklardan bir fısıltı halinde çıkıyor, başlar üç beş kere indirilip kaldırılıyor. Biz büyüyoruz.

Sonra bayram turları başlıyor, mübalağa yok, 30-40 kapı geziyoruz. Babamın Vecihe Teyze’sine gittiğimizde babam hep ama hep aynı hikayeyi anlatıyor; neymiş onlar nişanlıyken adamcağız nişanlısını yanağından bir öpmüş, babam da görmüş. Çocuk o zaman. Vecihe Teyze ve kocası bir gülüyor bir gülüyor, nasıl mutlular. Biz de mutluyuz çünkü bu hikayeyi dinlemeyi seviyoruz, hayret on keredir dinliyorum ama ilk kez dinliyormuşum gibi mutlu sonu bekliyorum. Nınınınnnnnnn, sırada adamın nişanlısını öpmesi var. Bir de bir akrabamız var, ismi lazım değil, büyüklerden, onlara gittiğimizde evdeki amca bize bayram harçlığını az veriyor. Biz az da olsa kağıt para bekliyoruz, o bize hep kuruşlu paralar veriyor. Bir bayram abime ben çıkarken onun elini öpmeyeceğim diyorum ve evet, hınzır ben, öpmeden çıkıyorum. Abime kağıt para vereceği tutmuş, iyi mi? Mümkün olsa geri dönüp elini öpecem ama geçti Bor’un pazarı.

Halit Amca’lara gitmeyi çok seviyorum. Bütün aile pırıl pırıl giyinmiş, misss gibi kokular sürünmüş, erkeklerin saçları biryantinli. Kadınlar bir zarafet abidesi gibi, hep tatlı bir tebessüm dudaklarda- Gülcan Teyze, Nurten Teyze. Bir de Ekselans var, annemin akrabası. Adını bilmiyorum o zamanlar, ona herkes Ekselans diyor. Marquez’e giriş yaptık, iyi mi? İnsan diplomat olsa ancak böyle olur, monşer monşer, nasıl bir şıklık, nasıl bir konuşma biçimi, onun prens filan olduğunu düşünüyorum, yoksa durduk yere adama neden Ekselans desinler?

Bayramın üçüncü ya da dördüncü günü aile büyükleri bizim evimize geliyorlar. Hiyerarşik bir sıra ile bayram ziyaretleri sürüp gidiyor.

Sonra, ‘ilk bayramı’ denen şeyi öğreniyorum. Ailede kayıplar yaşandıkça bayramlar o eski tadıyla geçmemeye başlıyor. Gözler, birbirine temastan kaçırılarak nemleniyor. Hikayeler artık daha az anlatılır oluyor. Karakaş Necmi Amca da ölüyor. Duvara asılmış çerçeveli fotoğraflara bakılıp iç geçiriliyor. Biz büyüyoruz.

Benim hafızamda bayram, o özel günde o güzel insanların yüzlerinde kilitlenmiş kalan kocaman bir kahkaha.

İçimde saklı kalan o kahkahalarla, hayatımdan bir hikaye gibi geçen insanlarımla, babamla, kayınbabamla, kayınvalidemle, Haticemle, Hasan Gençyılmaz’ımla, Bekirimle, Haluğumla, nenem, halam, amcam, Mediş Yengem, dedelerim, liste uzun, etimle kemiğimle ruhumla acısı olan herkesin acısına sakınarak ve sahip olduklarımı kaybetmemeyi dileyerek… Bayram. Tatlı başlayıp hüzünlü mü bitti? Hangimizinki öyle değil ki?

Fakat herşeye rağmen, hayat yeniden diriliş üstüne kurulmuştur. Bu yazı da Suç ve Ceza’dan feyz alıp Raskalnikof gibi yeniden dirilecek. Ruhunuzun yüceliğini hissedeceğiniz, beş on dostla akrabayla komşuyla tanışla geçireceğiniz nice bayramlara.

Üniversiteliler! Hayallerinizi Gerçekleştirme Vakti

Standard

Orta Okul öğrencisiydim, Adana Özel Yeni Lise’de. Tüm öğrencilik hayatım boyunca bizim okulda sadece bir kez gerçekleştirilen çok özel bir geziye katılma şansım olmuştu.

1970 başlarında İncirlik şimdikinden daha farklı bir konuma sahipti, şehirde bol sayıda Amerikalı vardı, görevliler aileleri ile gelir, bir kısmı şehirden ev kiralardı. Bir Nisan ayında Amerikalı ailelerin çocuklarını bizlerle kaynaştırmak amacıyla Doğu Anadolu’ya gezi düzenlendi, bir hafta boyunca geceleri trende yol alırken, gündüzleri Malatya, Erzincan, Sivas, Kars, Ağrı, Iğdır gibi şehirleri gezdik, Kars’taki Ani Harabeleri, Harput’taki Arap Baba Ziyareti, Iğdır’da pamuk yetiştirildiğini öğrenmem hiç aklımdan çıkmaz. Şimdi izlerini kaybettiğim John’lar, John’lar ve John’lar kalmış aklımda. Uzun dalgalı saçlı çok tatlı bir çocuktu. İlk Amerikalı arkadaşım. Bakın şimdi yazıma misafir oldu. Anadili İngilizce olan biriyle ilk konuşma denemelerim, hele bir de güzel bir gezideyse unutulmuyor demek ki!

Üniversite yıllarımızsa, ülkenin karanlık zamanlarına rastlar, hayallerimizde yurtdışına gitmek filan yoktu, öyle bir anlayış ve görüş de yoktu, genel olarak böyleydi bu, belki sadece aile olanakları ile giden giderdi. Oysa şimdi öyle mi?

Değil. Hayır, hayır, çağ atladık filan demiyorum, biz atlamadık ama dünya o zamanki dünya değil, uçak fiyatları, dilimize pansiyon olarak çevirebileceğimiz hostel’lar, sevgili Internet, öğrenci kaynaştırma programları derken aslında Avrupa ülkelerinde çok uzun yıllardır olan şeyler bizim de hayallerimizi süslemeye başladı. Bu arada, bana ne oluyorsa, biz diyorum, utanmadan, koca kadın.

Bu ‘sinsi’ girişimden anlayacağınız gibi başta siz değerli anne ve babalar olmak üzere, tüm üniversite öğrencilerini tam da zamanında yurtiçi ve yurtdışı olanaklarından yararlanmak hakkında bilgilendirmek isterim. Dersime katılan öğrencilerim bilir, hep anlatırım.
İlki uluslararası gençlik kampları. Her yıl Ekim başında başvurular başlar. Bu kamplar hem yurtiçinde hem de yurtdışında açılıyor. En az on gün en fazla üç hafta gibi süren bir geziyi seçiyorsunuz, Şirince’de zeytin toplamaktan, İtalya’da bir restorasyon ya da çevrecilik aktivitisine kadar çok geniş bir yelpazede servis veren bu kuruluşa katılım ücreti olarak az bir miktar ödeniyor, on gün ya da üç hafta, ücrette fark olmadığı için üç haftayı seçmek daha kârlı. Yatacak yer, yiyecek üç öğün yemek veriyorlar, günde beş saat çalışılıyor, sonrası gezi ve diğer faaliyetlere ayrılabiliyor. Ne güzel bir olanak! Bu yıl bir öğrencim 5 Ocak’ta yola çıkmak üzere Şirince’ye gidiyor, tek Türk o imiş, 100 Euro ödemiş.

Bir diğer imkan Inter-rail. Bu da üniversite öğrencilerine yönelik yılların kuruluşu. Sitelere girip bakıldığında çok geniş bilgiler var, ayrıca Ankara’daki merkez aranıp bilgi de alınabiliyor, kısaca şöyle: diyelim ki 26 gün için sınırsız tren bileti aldınız, bu biletle Sirkeci’den yola çıkıyorsunuz, bekle beni Avrupa, seni keşfetmeye geliyorum diyorsunuz. Size oturacak bir yer satmadıkları için boş bulduğunuz yere oturuyorsunuz. Bir iki durak sonra o yerin sahibi trene binerse, bi zahmet, hiç itirazsız, yerinizi veriyorsunuz, haydiii yeni bir yer aramaya. Olur mu öyle şey demeyin, bilet onun için ucuz. Ne yazık ki tüm bunlar için öncelikle geniş kapsamlı bir vize almak gerekiyor, henüz vizesiz çıkış bizim için yok, ancak üçüncü dereceden memur çocuklarına var. Olsun, olmasın da, şimdilik olsun diyelim. Seyahatinize herhangi bir Avrupa ülkesine ucuz bulduğunuz bir uçak bileti ile de başlayabilirsiniz, misal, Amsterdam’a 50 Euro’ya bilet bulduysanız, oraya uçup, ordan tren rotanızı çizebilirsiniz. Oralarda hostel denen öğrenci pansiyonları var, konaklama yerleri, bunlarının hepsi ve daha fazlası Internet’te mevcut, hatta hostel hakkında olumlu olumsuz görüşler, daha neler neler. Yanınızda sevdiğiniz, güvendiğiniz bir iki arkadaşla hem daha güvenli hem de daha eğlenceli olur bu seyahat. Sofya, Prag, Budapeşte gibi yerler diğerlerine oranla daha da ucuz, gezilecek, görülecek, yeni arkadaşlıklar kurulacak bir takım güzellikler…

Peki, gitmek için ne yapmalı? Çok açık söyleyeyim, ben öğrencilerime part-time işlerde çalışarak, ucuza özel matematik fizik dersleri vererek para biriktirmelerini öneriyorum. Anne ya da baba böyle bir imkanı zorlamak zorunda da değil, imkan yoksa onları üzmemek de gerekir. Ayrıca onsekiz yaşına gelmiş bir insan artık yavaş yavaş para kazanmayı öğrenmek zorundadır. İşin izin alma kısmına gelince, aileler çocuklarını ayakları üstünde görmekten mutluluk duyarlar, ama bunu sadece seyahata gitmek için değil, gerçekten içtenlikle yapmak lazım, ailenize yardım ederek, sorumluluklar üstlenerek, annenize yardım ederek, akıllı insan olarak, saçma tüketim olaylarına girmeyerek, vesaire vesaire. Bir de şu çok önemli, biz burdayken örneğin bir Kanadalı öğrenci nerede? Mekan olarak değil, akıl ve vizyon olarak nerede? Batı ülkelerinde öğrenciler sırt çantalarını alıp, bir pantolon üç beş tişörtle ülke ülke geziyorlar. Yarın iş hayatınızda aynı iş yerinde çalışabileceğiniz yabancı gençler bu imkanları yaşamışken sizlerin de aynı yollardan geçmiş olması cv’leriniz için bile çok önemli. Uluslararası insan olmak! Üstelik ailenin yolladığı pahalı yaz kampları ile değil, zorluklara da dayanarak, biraz da sefil hâlde yaşanan böyle bir deneyim, ben işveren olsam, ikinci adayı seçimlerimde öne çıkarır, işte bütün bunlar küresel!

Bir de şu meşhur Erasmus var. Zaten akıllısınız ama hedefe kilitlenin, çalışkan olun, İngilizcenizi geliştirin ki sınavı geçin, derim öğrencilerime. Şimdiye kadar bu program ile yurtdışına giden pekçok öğrencim oldu, birinden bile memnuniyetsizlik nidaları duymadım. Müthiş bir deneyim. İngilizce Öğretmenliği Bölümü’ndeki derslerimde dört de yabancı öğrenciyi okuttum, sınıf arkadaşlarıyla yaşadıkları o mutlu paylaşımları unutamam.

Benim ailemin çok parası var diyorsanız, bir de semester at sea var, yine Internet’ten araştırabilirsiniz. Bu güzel ötesi bir olay. Diyelim ki üçüncü sınıfı okuyacaksınız, bir gemiye biniyorsunuz, bir yıl boyunca ne İtalya’sı kalıyor ne Fransa’sı, gemiyle liman liman gezerek, kendi dalınız her ne ise o dalın profesörlerinden aldığınız derslerle üçüncü sınıfı okuyorsunuz. Yale Üniversitesi bile kabulü yapmış, hesap edin eşdeğerini. Bu biraz uçuk kaçabilir çünkü parası diğerlerinin kat be katı, ama olan için de işte imkan!

Bu yazı çok öğrenci çıkarına oldu, değil mi?
Ehh, bana da bu gider, 24 saat öğretmen olarak yaşıyorum, otuz üç senedir, öğrenciler çok kıymetli, çoookkk!
Haydi, önce hayal edin, sonra bu hayali gerçekleştirin.
Önce siz, yıllar sonra aileleriniz beni haklı bulacak.

Düğün

Standard

Kız kalk bu gece düğüne gidelim, dedi Fethiye Ablam. Düğün Kervansaray’daymış, Kervansaray da tam bizim evin yan tarafında, meşhur Mavi Köşe Pastanesi’ne bitişik. Her gece davullu zurnalı düğün olur, balkondan sesleri dinleriz. Mikrofondan, saygıdeğer misafirlerimizzz şimdi damat beyin anne ve babasını Adana Çiftetellisine davet ediyoruzzzzz anonsu yapılınca ben hayallere dalarım, bir gün ben de evlenecem, karayağız bir delikanlının karşısında nınının nınının nınnınınn nınının nınının nınn ezgisiyle ellerimi kollarımı kaldıra kaldıra, beyaz gelinliğimle salına salına dans edeceğim. Gönül diyor ki mutfak balkonundan uç git salona oyna ama düğün bizim değil ki, dinlemekle yetiniyoruz.

E peki dedim gidelim de kimin düğünüymüş? Birsen Ablan var ya, onun eltisi Ece’nin abisinin düğünü- durum anlaşıldı, dıdının dıdısı- peki sen davetli misin, e işte Birsen Ablangiller de gidiyor, tanıdığımız insanların düğünü. Ya olur mu Fethiye Abla, ayıp olur öyle davetiyesiz filan diyorum ama Fethiye Abla bu, ona göre Kervansaray’daki ve Belediye Binası’nın yanındaki düğün salonlarında yapılan her düğüne gidebiliriz çünkü oğlan tarafı kız tarafından kız tarafı oğlan tarafından sanır, oynayıp kurtlarımızı dökeriz, kolamızı içeriz, yaş pastamızı yeriz, güzellll- güzeli bana diyor- sonra da çıkar eve geliriz, annene söylemezsin olur biter!

Sistem böyle çalışıyor Fethiye Abla’da. Eh, peki dedim, izin alındı, giyinildi, düğüne gittik. Neyse korktuğum gibi olmadı, sahiden de Birsen Abla oradaymış, daha bizi görür görmez Yeşimmmm hoşgelmişsin canımmm diyerek boynuma sarıldı, kabul gördük. Beni masadakilerle tanıştırıyorlar, adımı söyleyen yok, avukatın kızı aşağı, doktorun yeğeni yukarı, iyi mi? Benim de bu duruma itirazım yok, havamız binbeşyüz!

Yanakları kıpkırmızı allıklı, dudakları bordo rengi kalemle çerçevelenmiş, göz kapaklarında simler ışıldayan kadınlar uzun elbiseler giymişler, mor, fıstık yeşili, kırmızı ne renk ararsan var, daha yaşlı olanların başlarında oyalı tülbentler, çoğunun üstünde Adana şalvarı, elleri kınalı, dudaklarında tatlı bir tebessüm ‘hoşgelmişsin gülüm’ diyorlar. Masadaki kadınlardan biri dertli dertli oturduğu için Fethiye Ablam Birsen Abla’ya usulca noo’lmuş diye soruyor. Oğlu Almanya’ya çalışmaya gitmişti, yıllık iznine gelmeyecekmiş diyor Birsen Abla, elini dudağına siper etmiş, duyulmasın istiyor söylediği ama bizimki ‘yurtdışına giden gelmiyor yaaa, Allahallahhh!’ diyor sesli sesli.

Sonra hadi kalk Yeşim dans et diyor. Ay ben kimle dans edecem? Hem slow parça çalıyor. E kalk Peri’yle et diyor. Ayy Fethiye Abla yaaa, kız kıza dans edilir mi diye itiraz ediyorum, niye edilmesin bak herkes ediyor diyor. Sahi, herkes kızkıza dans ediyor. Hülyalı bir görüntü içindeler, kimi iki elini kızın boynuna sarmış, kiminin tek eli boyunda diğeri kızın belinde döne döne slow dans ediyorlar. Bu iş benim çok tuhafıma gidiyor, ayıp böyle olmaz! Bir erkek, akraba bir amca filan gelir dansa kaldırır, ben babamla dans ederim en iyisi, babam beni dansa kaldırırken mutlaka takım ceketinin düğmesini ilikler, ben kendimi Sinderella zannederim, herkes alkışlar filan, öyle olur. Fethiye Ablam kalkıp kızkardeşi Nazik’le dans ediyor. Ben masada böyle sıkıla sıkıla oturacak mıyım, benim de canım dans etmek istiyor. Boşverrrrr deyip ben de Peri denen kızla dansa başlıyorum. Başlangıçta biraz utanıyorum fakat çok az sonra utandığımı bile hatırlamıyorum. Biraz sonra ‘Alemin keyfi yerinde yine maşallahhhhhh’ şarkısını söylemeye başlıyor erkek şarkıcı. Fethiye Ablam pistin ortasında son sesiyle ‘bize de bir gün kader gülerrrrrr güler inşalllahhhh’ diye bağırıyor, sol eli belinde sağ eli kıvrıla kıvrıla havada, eğlence tüm hızıyla devam ediyor. Kadının biri boynuma sarılıp beni iki yanağımdan öperek ‘böyle gelmiş böyle gidecek korkarım vallahhhhhh’ diyor, terden sırılsıklam, Fesupanallah derken pist inliyor.

Şantör ‘aşk şarabı içmesi hoştur şaşkına’ başlayınca Fethiye Ablam gelin kız, kolkola girin diye eliyle koluyla pisttekileri başına topluyor. Herkes kolkola girip bir o yana bir bu yana sallanmaya başlıyor
– bir o yana bir bu yana yatma şaşkınnn tenhalarda menhalarda bitmiş aşkınnn-
arada bir dönüp dönüp Yeşimmmm hadi güzel, gir sen de araya diyerek kendinden geçmiş bir halde şarkıyı söylüyor.
‘Şaşkın sana ne dedim, sen ne yaptın, dün gece gördüm seni, ters yola saptın’
derken yanındakilerin kollarından sıyrılıp sağ işaret parmağını afacan bir çocuğu azarlar gibi sallıyor, aman görüntü eksik kalmasın, bir yandan da sol ayağının üstünde ilerliyerek sekiyor, tombiş bacaklarına bakmadan kısacık da beyaz bir etek giymiş, iyi mi? Sonra herkes kalçalarını kıvıra kıvıra ellerini havada döndüre döndüre göbek atmaya başlıyor. İnanılmaz eğlenceli bir düğün.

Gelin, kolları boynu sapsarı altınlarla mesut, damat terden sırılsıklam, takımın ceketi bir masaya çoktan atılmış, erkekler kolalarına kattıkları kaçak içkilerle sarhoş, lilililililililiiiiii zılgıtlar gırla giderken birdenbire tahta sandalyeler havada uçuşmaya başlıyor. Atmosferde Memeddddddd diye bir kadın sesi cırlıyor. Sonradan Fethiye Ablam’la gittiğim her düğünün olmazsa olmazı kavgayla ilk tanışmamız, müşerref olduk efendim! Delikanlının biri bir diğerinin yakasına yapışmış ana avrat düzgidiyor, yerlere düşen boş gazozlar şıngırdayarak kırılıyor, insana korku veren sesler. Benim ödüm kopmuş bir kenara çekiliyorum, Fethiye Ablam, adamın tersini döndürür, hemen kanatlarını açıp beni sarıyor, it bunlar itttttt, sarhoş oldular, korkma diyor. Yanımda Fethiye Ablam varsa ben korkmamayı öğrenmişim zaten. O, önünde izbandutlar bekleyen her kapıyı açar, şeytan dilli, bir o kadar da tatlı dilli, kafası bozarsa Adana usulü gün yüzü görmemiş bir küfür savurur, herkes hizaya girer alimmallah, öyle yaman! Neyse, ortalık yatışıyor, birileri kavga eden karayağız delikanlıların kollarına girip dışarı çıkarıyor.

Garsonlar ellerinde kocaman tepsiler, aceleyle pastaları masalara dağıtmaya başlıyor, Fethiye Ablam bir kaç tabak fazla pasta istiyor, isterken garsonla ennn tatlı sesiyle konuşuyor, çok sever abisi iki tane yesin, bir kaç bardak da gazoz alıyor. Pastalarımızı yiyoruz, küçük inci taneleri de var üstünde, şekerden, tırnağımla teker teker çekip çıtlatıyorum dişimde.

Çocukluğumdan bir Adana düğünü…

Memleket hasreti mi yoksa geçmişte kalan o dertsiz tasasız günlere özlem mi, bilemedim. Ama kendimi şarj etmek için çocukluğumun en mutlu günlerinden birini hatırlamaya ihtiyacım vardı. Adını Düğün koydum.

Aslan Gardaşım

Standard

– Ben Adana’yı görmedim ama çok merak ediyorum.
– Adanamız çok güzeldir, mutlaka gidip görün ama sakın Ağustos’ta gitmeyin. Çok sıcak! Biz sarı sıcak deriz, sıcak sözcüğü anlatmakta yetersiz kaldığı için halkımız sarı sıcak demiş, düşünmesi zor ama o kadar sıcak ki ‘kuşlar bile uçmaya üşenir.’ En iyisi Mart’ın son günleri hatta en sağlamından Nisan’ın ilk günleri gitmek. Bütün şehir missss gibi portakal çiçeği kokar. Havaya karışmış kebap kokusu da var ama o zaten her zaman var.

Yaban ellerde bütün Adanalıların böyle bir konuşmayı yaptığı olmuştur, böyle bir konuşma emin olunuz ki Sidney’de bile yapılmıştır çünkü orada Ali Abi yaşıyor ve memleketini çok özlüyor, Almanya’da yapılmıştır çünkü orada binlerce Adanalı gurbetçimiz yaşıyor ve hepsi de memleketini çok özlüyor. Koku, duyularımız içinde nostaljiyi, bir özlemi hatırlamanın en kalıcı olanı, fakat, ahhh, bir kokuyu nasıl betimlersiniz, onu ancak burnunuzla solumak, içinize çekmek gerek!

Açıklıkla itiraf edelim ki şehrinin en önemli ilk özelliği olan bu kokuya müptela tek bir kişinin bile aklına Adana’da bir portakal çiçeği festivali yapmak gelmedi, geldiyse de, biz duymadık. Sonra bir gün, bu topraklarda yetişmiş bir adam bir hayal kurdu ve bakar mısınız lütfen, hayali gerçek oldu!

Ali Haydar Bozkurt içimizden biri ama ilk kez o, hemşerilerinin aynı tanımlamada birleştiği ‘Nisan’da portakal çiçeği kokusu’ betimlemesini ‘can kulağıyla dinledi’, önemsedi, bir fark yaratabileceğini düşünebildi, şehri gidilecek bir yer haline getirebileceğini tesbit etti, şu meşhurrr kebap Adana’da bir başka yenir, gidip İstanbul’da yetineceklerine Adana’ya gelip yesinler dedi, rakılarını bardağın ucundan tutarak ‘sağlığına gardeşşş!’ diyerek tokuştursunlar dedi, ömürlerinde ilk kez şirdanı tatsınlar dedi, bu da yetmedi, turunç reçelini şehrin kadınlarının ellerinden tatsınlar dedi, Seyhan Nehri’nin kıyısında gün batarken bir akşam yürüyüşü yapsınlar dedi, portakal çiçeğini dalına uzanıp koklasınlar dedi, dayanamayıp bir çiçeği dalından koparıp göğüslerine taksınlar dedi, şehre akın akın insanı kendiliğinden getirerek pazarı canlandırabileceğini gördü. Ben kendisini üç yıl öncesine kadar tanımazdım, henüz yüzyüze de tanışmadık, üstelik bu yazıyı festivale üçüncü yılında da katılamadan, uzaktan, İstanbul’dan yazabiliyorum, niye biliyor musunuz, çünkü hafızamı işgal etmiş o mis gibi kokuyu uzaktan bile içime çekebiliyorum.

Şimdi insanlar akın akın Adana’ya gidiyor, (gitti, döndü bile) uçaklarda, otellerde, pansiyonlarda yer kalmadı, kebapçılar ‘ne veriim abime’ demiyor, dayıyor kebabı, gözler yeşillik görsün, sokaklar rengarenk karnaval giysilerini kuşanmış şehirlilerle dolu, Selda Bağcan Uğur Mumcu Meydanı’nda ‘ellerimde gül oya, gülmedim doya doya’yı söylüyor, yüreği gibi bembeyaz bir de gömlek giymiş, ‘Aldırma Gönül Aldırma’ diyor, o güzel meydana adını veren adama ”Uğurlar Olsun’ diyor, Şinasi’de İbrahim Abiler yine döktürüyor, kesin, ‘Red Red Wine’ı söylüyor, şehrin neredeyse bütün sivil toplum örgütleri, dernekleri, okul mezunları kortejlerde yürüyor, Adana Adana diye şehir inliyor.

Bu projenin ardında Ali Haydar Bozkurt’un belki de yüzlerce insanla tek tek, uzun mesailer vererek, derdini dileğini anlatması yatıyor, toplum içinde kurduğu doğru iletişimin, insanlar üzerinde uyandırdığı güvenin bütün yansımaları görünüyor.

Dostlarımı, akrabalarımı arayıp haberleri alırken, Facebook’tan paylaşılan fotoğraflara bakarken, Ali Haydar Bozkurt’un gerçekleştirmiş olduğu bu olayı anlatmak için muazzam, şahane görkemli muhteşem gibi sözlüklerle yetinmek beni kesmiyor. Kızılderililer gibi betimlemek istiyorum.

Çocukluğumu ve ilk gençliğimi yeniden yakaladım sanki,

Yağmurlu bir günde evin içinde otururken pencereyi açıp odaya dolan mis gibi serin kokuyu içime çektim sanki,

Babamın mezarı Adana’da, gidip yanında oturdum sanki,

Bütün sevdiğim insanlar Adana’da, gidip onlara sarıldım sanki,

Bir Ahmet Abi vardı Adana’da, rahmetli oldu, bize 1975’li yıllarda bir aletten bahsederdi, bir düğmeye basacaksınız, hopppp diye New York Üniversitesi’nde hocanın verdiği derse gireceksiniz, bakın görün bu olacak deyip Internet’i anlattırdı. Ona ‘sen haklıymışsın Ahmet Abi, biz pis pis gülüp arkandan dalga geçerdik, affet bizi demek için bir ölüye sarılmışım sanki, Ahmet Abi yüzünde bir maske, festivalde yürüyormuş, olmaz mı, oldu bile!

Portakal çiçeğini koklayıp ‘ahhh herşey güzel olacak!’ deyip coşkuyla yoluma devam etmişim sanki,

İpek diyor ki cennetin bir kokusu varsa o portakal çiçeği kokusu sanki,

Hiç tanımadığım insanlarla elele tutuşup üç ayak oynamışım sanki,

Bütün kızlar toplandık, toplandık toplandık sanki,

Hiç tanımadığım insanlara ‘aslan gardaşım’ demişim sanki, derken içim yaşam coşkusu dolmuş dolmuş dolmuş, ohhhh beee sanki,

Daha ne yapacaktın? Sen çok yaşa Ali Haydar Bozkurt! Aslan gardaşım!

Uzun Yıllar Ötesinden Hatırını Sorayım mı?

Standard

Uzun yıllarrrr ötesinden hatırınııııı sorayım mı? mı’yı kısa terennüm ederek, sana gönül bahçesinden bir demet gül vereyim mi? bahçedeki kurumuş yaprakları tırmıklarken, canım benim gülümmm benim canım benimmmm gülümmm benim bir demet gül vereyim mi? insanın içini ferahlatan ince bir rüzgar eserken, mor salkımlar titreyerek sallanırken, demek ki aylardan Nisan’ken, senden haber gelmeyince bir kar yağar ince inceee sevgilim diye her gece karanlığı sarayım mı? usta bahçedeki kapının önüne parke döşüyor. kısa boylu bir adam, hoşsohbet. anlattığı şeyler beni oyalıyor. genelde ustalar Ermeni diyor. benim ustam Ermeni. beni o yetiştirdi, ben de birini yetiştirdim. çok iyi usta çıkıyor Ermeni’lerden diil mi diyorum, bir an düşünüp ilk önce yalan söylememeyi öğrendim ondan diyor. tırrrrr diye sesler, gönye motorunun sesi. şimdiki efendilerin yasasına göre sen diyor usta yetiştiremezsin, önce okul okuyacak çocuk diyor. adımızı hemence öğrenmiş, bize adımızla beraber abla abi diyince hoşumuza gidiyor. mutfağa gidip fasulyeleri dolaptan çıkarıyorum. bunları tek tek temizlemek gerekiyor. yemeği pişirip ustanın karnını doyuruyorum. yanında çalışan ustalara iyi davranacaksın diyor annem, yıllar öncesinden. bu sesi dinliyorum. işimi bitirip evden çıkmalıyım.
otobüse biniyorum. tam karşımda iki kadın oturuyor. biri genç, diğeri ben yaşlarda. ikisinin de yüzü çok mahzun. genç olanın büyük bir derdi var. gözünü yerde bir noktaya dikmiş aklından neler geçiriyor! düşündüğü şeyin beyhude olduğunu söyleyemeyeceğim için birdenbire ona romanlarda geçen büyük lâflardan birini attırmak istiyorum; mesela ‘köpekler ölülerin kokusunu alırlarmış derler. arılar da böyledir, onlar da sahipleri ölünce kovanlarını bırakıp giderlermiş!’ gibi bir şeyler geçiriyorum aklımdan, Madam Bovary’den; belki derdine bir çare olur diye bir umut! çok düşünürsen, ammannn, ömrün tükenir. kadın duymuyor. nerden duysun? ellerine bakıyorum. çok pis bir iş yapmış ki tırnakları böyle kararmış, kısa kesilmiş, elleri tombul. oysa tertemiz bir kadın. ona güzel bir şeyler söylemezsem içim rahat etmeyecek çünkü kadın beni suç üstü yakaladı, tırnaklarının pis görünüşünü fark ettiğimi anladı. elimi dizine doğru uzatıp ‘paltonuzun üstündeki çiçek desenleri ne kadar güzel’ diyorum. hafifçe gülümseyerek teşekkür ediyor. bir durak sonra inmek için ayağa kalkıyor. giderken ‘sizin de yüzüğünüz çok güzel’ diyor. gülümsüyorum. güzel olan bir şey yok aslında ama biz birbirimize omuz verdik işte bakışı attırıyorum. başımı yola çevirip geçen arabalara bakıyorum. hüznün tuhaf bir çekiciliği var. insan bunla ya tanışır ya tanışamaz. tanışırsa; bir daha bırakamaz. aklımdan büyük laflar geçiyor. ilk aşkın insana bıraktığı miras tüm bir hayat boyunca devam ediyor, bizim bahtımıza ‘her yer karanlık’ düşmüş; tam olarak bunlar geçiyor aklımdan. yaşanmış üç beş tane sıradan anı; ne hayret, insanda hiç unutulmaz görkemde duygular oluşturuyor. tesadüfen karşılaşmalar, bir çay ikram ediş, titrek bir sesle iki üç saçma sapan kelâm; neymiş o sözler, şimdi hiç hatırlamıyorsun ama etmişsin işte, güzelmiş, öyle hatırlıyorsun. yine canım benim gülüm benim’e dönüyoruz, ezgimize bir inleme eşlik ediyor. kabristandaki gülleri hatırlıyorsun. onları kokladığını hatırlıyorsun. güllerin altında yatan adamın yüzü gözlerinde beliremiyor. belleğine dellekkkk demek geçiyor içinden. oysa seni oraya götüren ablanın, kopardığın güle elini uzatıp ‘aman yapma, mezarlıktan koparılan çiçek eve götürülmez,’ dediğini hâlâ hatırlıyorsun. ancak yanlış anlaşılmasın, orada yatan adamı bir adam olarak unutamıyorsun. yaşadığın her ahhhhh’da ona ‘uzun yıllar ötesinden hatırını sorayım mı’ diyorsun. bu kadar işte; böyle yaşıyorsun.

Unutmadım Seni Ben

Standard

Çok acayip kadınlar bunlar. Belli bir kategoriye sığmıyorlar. Okur yazar olmayanı var, mürekkep yalamışı da var. Bana göre ortak noktaları demlenmiş acılarında yatıyor. O kadar çok ağlamışlar ki ‘ağlamak’ bir eylem olarak artık onları kesmiyor. Bilgeler. Kendi acılarını sana kalkan olarak hediye ediyorlar. Nasıl mı? Buyur!
Teselli
On yaşındayım. Adana Ağba Oteli’nde düğündeyiz. Bugün amcam evleniyor. Geçen yıl ihtisasını bitirip Almanya’dan geldi. Çok yakışıklı bir diş hekimi. Meşhur futbolcu Miliç’in de arkadaşı. Gelin bir akrabamızın güzeller güzeli kızı. Onu herkes Prenses Süreyya’ya benzetiyor. Çok heyecanlıyım, annem yine şık bir elbise dikti bana; pembe kumaş üstünde beyaz puantiyeler var. Gelin geliyor! Hoparlörden ‘Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur’ şarkısı yükseliyor; bu düğün o zamana kadar gittiğim hiçbir düğüne benzemiyor. Gelinin elinde beyaz bir şemsiye, kıvrıla kıvrıla salona giriyorlar. Herkes ayağa kalkıp hayranlıkla gelin ve damadı izliyor, alkışlar alkışlar alkışlar…
Onbir yaşındayım. Adana Koleji Hazırlık Sınıfı’nın son haftası. Hem sıra arkadaşım hem de kuzenim, Nakiye, ‘amcam hastaymış!’ diyor. Çocuğuz ama ailedeki üzüntü anlaşılmayacak gibi değil; halalarımın ve amcalarımın yüzlerine bakmak yeter zaten! Babam yatağa kapanarak ağlıyor. Annemin yüzü o zamana kadar hiç görmediğim kadar üzgün. Amcamın dişi kanıyor. Kan durmuyor. Çok hızlı bir organizasyonla Hacettepe’ye götürülüyor. Tam bir hafta sonra lösemi denen illet yüzünden Yücel Amca’mı daha otuziki yaşındayken kaybediyoruz. Her ölüm erkenmiş, Bir palavra! Ben bazı ölümlerin çok erken olduğunu onbir yaşındayken öğrenmiş bulunuyorum.
Ev çok kalabalık, gelenle gidenle, sessizce bir köşede ağlayan insanlarla dolup taşıyor. Dedem figân istemiyorum demiş. Masmavi gözleri vardı; şimdi kırmızı bakıyor; seccadesinin üstünde namaz kılıyor. Nenem misafir odasında oturuyor. Ağlıyor, her gelene sarılıyor, inliyor. Ben nenemin yanında koltuğun dibine oturmuşum. İşte tam o sırada içeriye nenemin ablası giriyor. Yüzüne bakınca ‘işte Osmanlı Kadını!’ diyeceğiniz azametli bir duruşu var; oysa ufacık bir kadın ama kocaman duruyor. Ağlamıyor ama çok üzgün, çok çok üzgün. Ağır adımlarla kızkardeşine doğru yürüyor. Neneme sarılıyor. Nenemin ağzından bir inilti çıkıyor; inilti ama sanki ‘gördün mü abla başımıza geleni?’ diye bir teselli diliyor. 18 yaşındaki oğlunu en az yirmi beş- otuz yıl önce İstanbul’daki bir akıl ve ruh sağlığı hastanesine yatırmak zorunda kalan ablası neneme:
‘ölüye kırk gün, deliye her gün ağlarsın, Nakiye!’ diyor.

Er
Davutpaşa günleri başlamış. Herkeste yeni kampüsün uzaklığına ve değişen düzene dair sızlanmalar var. Bazı arkadaşlarımız neredeyse üç saatlik bir indi bindiyle okula gelebiliyor. Henüz bu yerleşkede kreş de yok; anneler koştur koştur bebeleri yuvalara taşıyor. Hastalığıydı, dersiydi, yemeğiydi herşey annelerin eline bakıyor. Durum tatsız. Ders aralarında öğretim görevlilerine ayrılan bir odada oturup ordan burdan sohbet ediyoruz. O gün de birkaç arkadaş biraraya gelmiş kocalardan ettiklerinden dediklerinden yaptıklarından yapmadıklarından dertleniyoruz. Bir arkadaşımıza kayınvalidesi öyle bir lâf etmiş ki yenilir yutulur gibi değil! Kız ne yapacağını şaşırmış, hırsını alamamış, bir cevap verememiş ama asıl öfkesi kocasına çünkü o zat-ı muhterem annesini masum karısını suçlu ilân edip kızı zıvanadan çıkarmış. Biz- çok akıllıyız ya- akıl veriyoruz; şöyle yap, böyle yap, ayy ben olsam, bu seninki bi şey diiil, bana ne dedi biliyor musun’lar arasında birbirimizin ağzından lâfı alarak çen çen ederken; sessizce bir köşede odayı paspaslayan Şerife Hanım yanımıza yaklaşıyor, masaya doğru eğilip yüzümüze yeli üfürüyor:
‘Yeşil-dal-eden-de-er; kara-toprak-eden-de-er!’
Çıkıp gidiyor. Biz, öğretim görevlileri, dersimizi alıp oturuyoruz.

Hanya’yı Konya’yı Anladık!

Standard

Arsus’ta Müzikli Bir Yaz Gecesi
İlkokula başlayacağım. Abim birinci sınıfı bitirmiş; çok kısa bir sürede kırmızı kurdele beyaz yakasına takılmış; okullar da tatile girmiş. Adana Yüzme Havuzu’nda hergün yüzmeye gidiyoruz. Çıkışta bazen bicibici yiyoruz. Biz yerken abiler geliyor; ‘Yap bi bicibici, dayı!’ deyip tahta taburelere oturuyorlar. Üstümüzde şortlar, ayağımızda terlikler şıpıdık şıpıdık eve doğru yürüyoruz. Yol boyunca sıralanmış palmiye ağaçlarının incecik gövdeleriyle gökyüzüne doğru uzanışlarına bakıp şaşırıyorum; neredeyse her gün. Az sonra güzel bir yemek yeriz. Karnımız acıkmış. Çok aç olmasak bile açmışız gibi davranacağız. Bicibiciyi gizlice yedik, anneye söylemek yok!
Tatil konuşmaları yapılıyor. Bu yıl bir haftalığına Arsus’a gidecekmişiz; evde bir telaş, son dakika hazırlıkları, tuhafiyeciden eksik gedik ne varsa alınıyor. Turizm Taksi’den şoförlü bir araba kiralanıyor ve Arsus’ta deniz kenarındaki bir otele yerleşiliyor.
Herşey çok güzel! Oteldeki diğer müşterilerin çocuklarıyla tanışıyoruz. Plajda bütün gün oyunlar oynanıyor, yüzülüyor. Abim nereye gitse futbol oynar; burda da buldu kendine arkadaşlar. Biri kaleye geçiyor; diğerleri gol atmak için koşturup duruyorlar. Benim yaşımda kız çocuğu olan aileler yok. Hiç arkadaşım yok. Abimleri seyrediyorum. Kendi aralarında konuşuyorlar. Abim en çok Ahmet adlı bir çocukla samimi oldu. Birbirlerine bir şeyler anlatıp gülüyorlar. Bazen de ciddi ciddi konuşuyorlar. Hava çok sıcak. Uykum geliyor. Annem bana dilim dilim şeftali veriyor.
Pazartesi gününden Cumartesiye kadar günler hep böyle geçiyor. Cumartesi sabahı bize servis yapan garson abi gülümseyerek, ‘akşama sanatçılar var abi. Yemek müzikli olacak.’ diyor babama. Balıklar sipariş veriliyor, roka salatası geliyor; annem için kızarmış ekmek ve terayağı; babam için şarap, bizim için de coca cola. Biraz sonra müzik başlıyor. Sahneye peşpeşe şantözler çıkıp şarkı söylüyor. Üstlerine giydikleri pırıltılı ‘açık saçık’ giysilere bakıyorum. Benim annem ve teyzelerim de kolsuz şeyler giyiyorlar ama yanlarında daima ince bir hırka taşıyorlar; dedemlerin yanına daha dikkatli çıkılıyor; bir de artık nasıl giyiniyorlarsa, bizimkiler hep hanım hanımcık görünüyor. Benim tanıdığım kadınların neredeyse tamamı sağ ayağını sol ayağının üstünden geçirerek oturuyor; az ökçeli pabuçlar giyiyor. Bu şöntözlerin ayaklarında apartman topuklular var. Masadaki büyükler, ayaklarına apartman topuk, üstlerine pullu boncuklu elbiseler giyen bu kadınların İskenderun ve Soğukoluk’un barlarından geldiklerini anlatırken ben masadaki ekmek kırıntılarını teker teker ağzıma atıyorum; güya dinlemiyorum ama yalan. Anlattıkları herşeyi can kulağıyla dinliyorum. Barda çalışmanın kötü birşey olduğunu daha önce duymuştum. Bu kadınlar kötü yola düşmüşler; düşmüşler ama öyle kötü evlerde çalışanlar gibi de değillermiş; yoksa bir aile gazinosunda işleri neymiş? Sanatçılar, sanatçı… Bunu söylerken annemin sesi ‘napalım işte yavrum; bunlar da hayatın gerçekleri. Hep iyi şeyler olmuyor bu dünyada!’ diyor; işin tuhafı, bu sözcüklerin hiçbiri ağzından çıkmıyor. Hiç utanmadan ben uyduruyorum.
Sahneye çıkınca herkese hoşgeldiniz deyip, iyi eğlenceler diliyorlar. Birkaç kişi dışında hiçkimse alkışlamıyor. Dansöz çıkınca annem çenesini yukarı kaldırarak gözleriyle sanki çok derinlerdeki bir şeye bakıyor; baktığı gözle baktığı şey arasında öyle uzun bir mesafe var ki ‘oryantal’ denen kadın için üzülüyorum. Oysa dansöz çok güzel hareketler yaparak göbek atıyor. Ben de onun gibi dansöz olmak istiyorum ama bunu hiçkimseye söylemeyeceğim. Sahneye son olarak yüzündeki makyaj anneminkine hiç benzemeyen bir ‘şantöz’ çıkıyor. Annem dudağına ruj, gözüne açık mavi far sürer; oysa adı şantöz olan bu kadın bir resim gibi boyamış suratını, gözlerini kahverengi bir kalemle çerçevelemiş, kirpikleri upuzun ve bol bol rimellenmiş; gözüme hoş görünüyor. Masadakiler yavaş sesle birşeyler konuşuyor, fısır fısır; kaşlar kaldırılıyor, havada bir rahatsızlık rüzgarı esiyor. Kimden nasıl duyuyoruz; hiççç hatırlamıyorum ama şantöz bizim Ahmet’in annesi çıkıyor.
Abim ‘annem de çıkıp Ahmet’in annesi gibi şarkı söylesin!’ diyerek ağlıyor.

Alo
Hayat Bilgisi dersindeyiz. Konumuz İletişim Araçları. Telefon ve telgrafı işleyeceğiz. Zaten kolay! Telefonu anlat dese öğretmenim kolayca anlatırım. Üstünde sayılar var. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz bir de sıfır! Bizimki siyah. Bir tane de babamın bürosunda var.
Evde telefon çalınca koşup açarım. Çoğunlukla annemin bir arkadaşıdır. Daha ALO derken sesini tanıyıp adıyla hitap ettiğim için de daima “maaşallah cin gibi kızsın.” sözünü hak ederim. Annemi çağırmak için “beş dakika” derim. Annem bu sözüme niyeyse hep kızar. “Bir saniye de!”, der. Ben yine unutur, beş dakika, derim. Konuşur, sonra da kapatır.
Babam ne zaman birini arayacak olsa bana söyler. Ben, telefonun başına gider, duşa benzer şeyi kaldırırım. Ahize sözcüğüyle henüz tanışmamışım. Dınnn sesini duyunca numarayı hızlı hızlı çeviririm. Ağabeyimin özel derse gelen genç öğretmeni işaret parmağıyla her numarayı çevirişinde bir süre bekliyor; niye hiç anlamıyorum. Telefon zili aralıklarla çalıyor. Sonra ALO. Bazen de insanı sinirlendiren o kesintisiz meşgul sinyali. Yeniden açarım; ALOOOO .
Telgrafa gelince; telefon gibi görülür bir şey olmadığından neye benzer bilmem ama şöyle şeyler telgraftır: “ Acınızı paylaşıyoruz, başınız sağ olsun.”, ya da “ mutluluklar dileriz; mesut bahtiyar olun!’ Bunu yapmak için de önce bir yere telefon edilir. (Ben açmam.) Evin numarası söylenir. Telefon kapatılıp beklemeye başlanır. Karşı taraftan – artık bilmem kimdir onlar – telefon gelir. Önceden hazırlanmış kısa bir cümle, sözcüklerin üstüne basa basa söylenir. Adlar, soyadlar ve gideceği yer belirtilir. Böylelikle birisi sizin yerinize bunları iletir. Acaba neden? Galiba o da onlara telefon açıyor ve bilmem kim beyler size mutluluklar diliyor diyordur. Yalnız bir şey var; babamdan duyuyorum, telefon açılıyor, telgrafsa çekiliyor ya da alınıyor. Ama ben o zamana dek hiç almamışım. Sonradan öğreniyorum: Telgraf kısacık bir mektup gibi. Yerine çabucak ulaşıyor ve daha pahalı oluyor.
Okula gidiyorum. Yollarda yürürken, kitabın kapağını açmamış olmaktan hiç bir sıkıntı duymuyorum. Sınıfa giriyorum. Dersimiz “Hayat Bilgisi” bir an önce başlasın istiyorum. Çünkü söz isteyip, tahtaya kalkıp, sular seller gibi anlatacağım. Öğretmenim sınıfa giriyor. Sessizce sıraya girip, sınıftan çıkmamızı istiyor. Çıkıyoruz. Okul binasının girişinde bir kabin var. İçindeki duvara monte edilmiş ahşap rafta da bir telefon. Bir tane de müdürün odasındaki masanın üstünde. Öğrenciler iki gruba ayrılıyor. Öğretmenimiz, “Çocuklar, bu araca telefon denir.”, diyor. Galiba bizi aptal sanıyor, diyorum içimden. Kızdığım için de, cılız, kahverengi saçlı, kocaman siyah gözlü arkadaşım Selma’nın kolundan çekip sıranın en arkasına geçiyorum. Öğrenciler kabine ikişer ikişer giriyorlar. Sıra az sonra bize gelecek. Dersimiz uygulamalı.
Selma’yla kabine giriyoruz. Öğretmenimiz bana evimizi aramamı söylüyor. Numarayı hızlı hızlı çeviriyorum. Ne komik! Annem çıkıyor.
“Anneciğim” diyorum, “ Dersimiz İletişim Araçları. Öğretmenim evi aramamı söyledi. Arkadaşım Selma’yla konuşacakmışsın.’
Telefonu Selma’ya uzatıyorum … Selma’nın elleri tir tir titriyor.
“Alsana !”, diyorum .
Selma’nın gözleri kocaman – bir bana – bir telefona bakıyor!

Kendi Yeraltımdan Bir Sesleniş: Yeni Yıl Gel Bakalım!

Standard

Sevsinler seni yeni yıl! Ne kararlar, o kararları hatırlatsın diye ne süslü defterler alındı bunca zaman; yaldızlısı, kırmızısı, kurumuş yapraklısı… Altalta sıralanmış numaralarla ne inciler döktürüldü; ne hayaller, falanlar filanlar fişmekânlar! Yok, olmuyor; belli ki yemiyorum ben seni yeni yılı. Bazı şeyler hep eskisi gibi kalsın istiyorum.
Yani mesela;
Bazen bir insandan hoşlanmam. Ortada elle tutulur gözle görülür bir neden yoktur, günlük hayat içinden birisiyse, karşılaştıkça tatlı gülücükler attırılıyordur, bazen hoş beş edildiği, nezaketli sözcükler sarfedildiği de olabilir; buna rağmen bendeki o hoşlanmama durumu devam eder. Sonra bir gün tamamen tesadüfen üç beş kişi ordan burdan konuşurken; hadi ordan burdan demeyelim de mesela öğrenci olaylarından filan konuşurken, o zat- ı muhterem ’80’lerde de böyle başlamıştı bu işler. Kenan Paşa olmasaydı halimiz dumandı vallahi. Geldi başa da bitirdi o kaos dolu günleri.’ buyurur. ‘Yakaladımmmm seniiiii!’ derim içimden. Yıllarca süren-sebebi meçhul-o itici duygunun-taşları-yerli yerine oturur; meğerse zamanını bekliyormuş! Aynı şey boyalı basının meşhurları için de geçerlidir. Mesela Hülya Koçyiğit’in koşuşu fauldür; eyvallah, güzel ağlar ama bir ama var işte! Orhan Gencebay abimiz için de geçerli bu. Kimbilir kaç kez ağzım yüzüm yamula yamula ‘batsın bu dünya’ diye haykırmış, ‘hatasız kul olmaz’ diye itiraflarda bulunmuşumdur ama Orhan Abi’nin o boyalı saçları ‘dur heleeee!’ dedirtmiştir bana! Akibet malum! Akilmişler! Bu durum şimdiye kadar hep böyle sürdü; bu yıl da böyle sürecek. Ben içimdeki huysuzun sözünü dinlemeye devam edeceğim.
Yani mesela;
Bu Internet denen şey hayatıma girdiğinden beri yapmadan duramadığım iki şey var; okuyucu yorumlarına takılıyorum ve yabancı gazetelerden ‘obituary’ (biyografik vefat ilânı) okuyorum. En bayıldığım yorumlar, tematik olduğu için Humans of New York (HONY) sayfasında okuduklarım; ilk zamanlarından beri takip ediyor ve çok beğeniyorum. Seçme yetkisini bana verseler dünyanın en iyi sosyal medya buluşu seçerim; o derece beğeniyorum. Bazen iki üç sözcükle, yaşadığı derin acıyı size hissettirebilen insanlara rastlıyorum, duyarsız bulduğu insanları haşlayanlar var mesela; hatta haşlamak hafif kalır, lanet okuyanlar var. İngilizce anadili olanlar biri öldüğünde Rest in Peace derler ya; bir nevî Allah rahmet eylesin! Yorumcunun biri Margaret Thacher öldüğünde Rest in Piss diye yazmış; b.kun içinde çürü diyor! Sadece yorumları okuyarak bile kadının politik geçmişi hakkında neler öğrendim. Diyeceksiniz ki bunlar hepten doğru mudur? E hepsi de yanlış değil ya! Bu yorumlarda bizzat uzaktan enerji yollayana rastladım ben, planlama- erteleme- yap gibi günlük vitamin önerilere de. Vallahi insana roman bile yazdırır bunlar; belki de yazarım. Ayrıca şimdiye kadar gerçekleşmemiş olan bu hayalim de benle yaşayacak yine; baştan bil isterim. Başkalarının hayalleri, ne düşündükleri beni çok ilgilendiriyor; biliyorsun. Bu hep böyleydi, bu yıl da böyle olsun istiyorum.
Yani mesela;
Dediğim gibi, Internet’teki yabancı gazetelerden ‘obituary’ (biyografik vefat ilânları) okuyorum. Biyografik vefat ilânı okumak, baştan kabul ediyorum, gayet tuhaf bir ‘eda’; eda diyorum çünkü hayatını okuduğum insanların okunuyor olma nedenleri artık yaşamıyor olmaları olduğu için kendimce ruhani bir ritüelle okuyorum bunları. Cuma namazını falanca camii’de eda ettik gibi bir kutsal duruş bu! Yazı İngilizce diye; öyle Rest in Peace filan demeden doğrudan Allah rahmet eylesin deyip okumaya başlıyorum. Hakikâten tuhaf bir huy ama neden böyle davrandığımın kendime göre haklı sebepleri var. Bi defa ölen adam Charles Dickens değil ki öyle her öğrenci ödevinde Wikipedia’dan hayatı okunsun! Belki okunmak için son şansı, kimbilir; kimmiş, hayatta ne yapmış, hangi başarılara imza atmış; bilmek lazım! Ayrıca kimliğinde İslam yazan bir insan olarak bizdeki dini defin uygulamasına ek olarak ölen insanın geride kalan sevdikleri tarafından veda konuşmaları ile uğurlanmayışlarına çok içerliyorum. Hepsi bu kadar mı yani? Ben ölünce de mi bu kadar çabuk bitecek herşey? Hani bir iki konuşma, üç beş anı, hatta kahkaha yok mu? Ölen meşhur biriyse üç beş kişi hakkında konuşuyor; bazen bir veda toplantısı da düzenleniyor ama ölen ünlü değilse sadece bir ‘ruhuna el Fatiha!’ ile biten tören beni kesmiyor. Batılıların biyografik vefat ilanını bunun için çok beğeniyorum. Emr-i hak vaki olmadan bir reklam ajansına ödenen para ve verilen metinle insanlara veda etmek muhteşem bir buluş. Bizde henüz uygulanmasa da yakındır. İlk uygulayan reklam ajansı parsayı toplayacak; demedi demeyin. Yeni yılda bu tuhaf okuma alışkanlığım da devam edecek! Tuhafım, biliyorum.
Yani mesela;
Bu yıl da edebiyatsız tek bir günüm geçmesin istiyorum. Artık okuduğum her kitaba dair kendi ufak notlarımı alıyorum. Bazılarını kendim bile anlayamasam da, olsun; buna devam etmek istiyorum. Bunların bir gün işime yarayacağı ihtimalini yok sayamıyorum.
Arada bir ‘sanki çok önemli bir şeyi unutmuşum’ paniğini yaşamaya devam etmek istiyorum.
Cep telefonumla aramdaki komik ilişki de devam edecek. Ya evde unutacam, ya şarjı bitecek, ya da açmayı unutacam. Cevapsızlara geri dönmek mevzunu hiç açmayalım.
Yolda sokakta metrobüste otobüste sanki kabul günü gezmesindeymişim gibi insanlarla tanışıp muhabbet ediyorum; can çıkmadan huy da çıkmaz meselesi! Gittiği yere kadar!
Hasan ve oğullarım yemek seçerler; hepsine inat ben yine mutfağa girip o sırada aklıma gelen yemekleri pasta ve tatlıları yapmaya devam edecem. Daha sofraya getirirken ‘ay şahane bir yemek oldu.’ diyecem; iltifat olmazsa ya da az bulursam onlara bir kaç dakika küsecem. Çorbalara pilavlara nohut koymaya da devam edecem. Neden mi? Ruhuma iyi geliyor; eve yayılan o kokuları ve bereketi seviyorum.
Bir şeyleri biriktirme huyumdan vazgeçmeyeceğim. Annem buna yine ‘muhallansın’ ve sessizce ‘soyunun hükmü!’ desin; ne güzel!
Bir de … biz öğrencisiz yaşayamayız!
Dileklerin de kabul olanı var; olmayanı var ama insan hayal ettiği sürece yaşarmış diye de komik bir lâf var; ehhh, dilemekten ne çıkar? Dünyaya barış, ülkeye barış, eve barış, herkese sağlık olsun!

KOKU

Standard

Odun Sobasında Kızarmış Turunç Kabukları
Nenemin evindeyim. -yim değil de -yiz aslında; abim de var. Galiba 5-6 yaşlarındayız; bilemedin bir kaç yaş daha fazla. Kocaman bir bahçesi olan iki katlı eski bir Adana evinde yaşıyor nenem(giller); biz Adanalıyız -giller var dilimizde. Bahçede ne yok ki? Portakal ve turunç ağaçları, bahçe kapısının girişinde misss kokulu yasemin ve rengi güzel, kokusu güzel leylak ağacı, mevsimi geldiğinde şakıyarak meyve veren nar ama illaki turunç ağaçları; her yeri sarmış taa evin damına kadar yükselmiş. Evin bahçesinden uzun bir merdivenle üst kata çıkılıyor. Dikdörtgen uzun bir teras var; sedirlerde oturulup yaz akşamlarının ufuneti dağıtılıyor; arada bir ‘sıcakkk, sarı sıcak!’ diyor birileri.
Bahçede dedemin tavukları aceleci adımlarla bir o yana bir bu yana yürüyor; sabah kahvaltılarında taze yumurtlanmış yumurtalar yeniliyor; çocukların küçük amcası çay bardağına kırdığı yumurtaları çiğ çiğ bir dikişte midesine indiriyor; küçük çocuklar kocaman açılmış gözleriyle bir kahramanı izler gibi amcayı seyrediyor. Pamuk sakallı gök mavisi gözlü dede, salonun bir köşesinde namaz kılıyor. Dizlerini kıvırarak yere oturuyor ve dudakları kıpır kıpır dua okuyor. Çok güzel görünüyor. Dua okumak yüzünü güzelleştiriyor. Sonra başını bir sağa bir sola çevirip selam veriyor. Üstünde Kabe resmi olan seccade her zamanki yerine katlanıp konuyor.
Bu evde nene dedeyi, dede de neneyi çok seviyor. Birbirlerine adlarıyla hitap etmiyorlar; nene kocasına ‘Abdullâfendi’ diyor; dede karısına ‘hocanın kızı’. Hoca dedikleri de haşmetli bir adı olan ‘İncirlizâde Hacı Hüseyin Efendi’; babamın dedesi; müderris; bir zamanlar medresede hoca olduğu çocuklara sık sık tekrar ediliyor. Evde dualar çok önemli; diyelim ki gözü elektrikli biriyle karşılaşılmış yolda; çocukların ne kadar iyi okuduklarından filan bahsedilmiş; zaten nenenin adı ‘karnı üniversite’ye çıkmış; nene hemen birer tane ‘Gul euzü birabbil felâk’ ve ‘Gul euzü birabbin nâs’ okuyor. Nazar savruşturulup atılıyor!
Kış günlerinde içerdeki oturma odasında oturuluyor. Duvarın dibine kurulmuş bir odun sobası çıtır çıtır yanıyor; üstünde kestaneler. Ben o sıralar- bir kaç yıl sonra- duvardaki ahşap çerçeveli bir fotoğrafa otuz iki yaşındaki sureti ile kitlenecek olan amcamın, Almanya’da ihtisas yaptığı yıllarda kızkardeşlerine getirmiş olduğu rengarenk göz farlarının hayranıyım. Halalarım bana göre servet olan bu farları özel kullanımıma açmış; kâh mavisini sürüyorum göz kapaklarıma kâh morunu, pudra rengi rujlarla dudaklarımı renklendiriyorum. Bu evi çok seviyorum. Nenem tatar yapıyor; sarmısaklı yoğurt koyup üstüne, kaşıklıyoruz. Tatarın olduğu gün mutlaka çiiköfte de yapılıyor; çiğköfte değil; çiiköfte! Nenem iki de bir sarılıp boynuma yanaklarımdan öpüyor; bazen ‘gadasını aldığım’ diyor bazen de ‘gadalarını aldığım’. Anne ve babam akşam ziyaretinden eve dönüş için çal borusunu öttürdüklerinde artık geç olduğunu anlıyorlar çünkü iki çocuk da uyuyakalmışlar! Olur a zorla uyandırılırlarsa küçük amcaları ‘ayakkabının teki yok; kaybolmuş’ diyor. Mecbur napılacak? Bu gece nenenin evinde uyunacak. ‘Eh, napalım, madem ayakkabılarının teki de kaybolmuş; bu gece burada yatsınlar artık’ diyor anne ve baba. Hala mutlaka ‘inşallah kötü kız gelmez!’ diye gülüyor. Anne, ‘eh artık gelirse de siz kaşındınız’ diyor. Herkes gülüyor; küçük kız güldüğünü saklamak için battaniyeyi kafasına çekiyor; ‘öfff hala yaaa!’ diyor içimden ama kimse duymuyor. Işıklar söndürülürken sobanın üstünde kızartılmaya bırakılmış turunç kabukları kokuyor.

Abla
Oğlum henüz küçük; iki üç yaşlarında. Koskocaman İstanbul’da kimimiz kimsemiz yok; analar babalar başka kentlerde yaşıyor. Kardeşlerimiz de bu kentteler ama herkes işinde gücünde, ben de çalışıyorum. Çocuğa bakması için karşı binanın işlerini gören bir ailenin 16 yaşındaki kızını bakıcı olarak tutuyoruz. Oğlumuz ona abla diyor. Kız çok yetenekli; elinden gelmeyen bir iş olmadığı gibi elişi tarzı şeyleri de bir sanatçı ustalığıyla yapıyor. Ortaokuldan terk. Neymiş, matematiğe aklı ermiyormuş. Bırakmış okulu. Oğlumuzu çok seviyor, biz de onu seviyoruz. Müthiş mutlu bir ailesi var; babasıyla kıkır kıkır gülüşüyor, şakalaşıyor. Annesi kocaman bir Karadeniz kadını; gündelikçi olarak çalışıyor. Temizlediği yeri bal dök yala! Öyle insanlar. Evde iş yaparken sık sık sohbet ediyoruz; serde eğitimcilik de var ya; ben uslu duramayıp haftada iki öğle sonrası halk eğitimin elişi kurslarına yazdırıyorum kızı. Kız dediysem; mecburen. Adını yazmak olmaz. Çok nadir duyulan bir adı var. Öylesine nadir ki; çocukluğunda her akşam Adile Naşit’i dinler ‘benim adımı söyleyecek mi?’ diye bekler dururmuş. Nihayet bir gün söylemiş de sevinç çığlıkları atmış evde. Kesin babasının işidir; adam o derece becerikli. Bir gün bulaşıkları durularken ‘Abla!’ diyor, ‘benim annemin ağzı kokuyor. Ben ona hiç belli etmiyorum ama. Şimdilik dişlerini yaptırmaya sıra gelmiyor. Bizim için o kadar çok çalışıyor ki; biliyor musun, ben o kokuyu seviyorum.’

Andıç Ağacı Kokusu
Anne yatak odasındaki çeyiz sandığını açıyor. Törensi bir havası var bu hareketin. Açarken elleriyle sanki okşuyor sandığı ve her defasında ‘bu sandık andıç ağacındandır; bak kokla, misss gibi kokar, güve filan gelmez buna,’ diyor. Yılda sadece bir kez açılıyor sandık; bahar aylarından yaza girerken içindekiler havalandırılıyor. Açılır açılmaz da başka hiç bir şeye benzemez, hoş bir koku yayılıyor odaya. Bir zamanlar annenin çeyiz sandığıymış bu ama artık evin kızının çeyiz sandığı. Bir gün kız, büyüyünce, iyi bir kısmeti çıkınca evlenecek inşallah. Bu güzel şeyleri kullanacak; kullansın da; öyle saklamasın, üç günlük ölümlü dünya; ne yedin, ne içtin, ne yaşadın; yanına kâr kalan o işte!
Anne bir yandan birer birer çıkarırken sandıktakileri bir yandan da anlatıyor: ‘Bak bu mavi keten yatak örtüsünü rahmetli annemle ben beraber işledik. Üstündeki bu işlemelere ‘Eski Türk İşi’ derler, şunlar da ‘Çin İğnesi’. Bunları hep çok dikkat ederek kullanacaksın; kadınların eline verilmez bunlar; kendin elinde yıkarsın. Zaten öyle çok yıkanmaz da. Daima soğuk suda, Hacı Şakir Sabunu’yla yıkayacaksın, hafif hafif, incitmeden; yoksa renkleri birbirini karışır; üç günde ağzı yüzü bir tarafa gelir. Kenarlarına iğne oyası geçirilmiş bu örtüler hep ipek demor. Çok kıymetlidir bunlar, çok! Şu pembe olanı anneciğim elleriyle işlemişti. Ahh canım anneciğim; ne erken gitti! Bak iki tane mavi, bir tane de yeşili var bunların. Duvak mevlütlerinde bunlar takılır. Bu da benim gelin başımın tacı. Evlenirken özel olarak İhsan Hanım’a yaptırılmıştı. Kız Enstitüsü’nün hocasıydı; çok hanımefendi bir kadındı. Hâlâ çok güzel, değil mi? Bu örtüleri sehpalarının üstüne koyacaksın; hepsi Eski Türk İşi, ben işledim. Modelini bir arkadaş vardı; neydi adı kadının unuttum şimdi. Kocasının göreviyle gelmişlerdi, sonra taşındılar burdan. Ondan aldım. Bunları senede bir kere kendi ellerinle ve tabii ki yine sabunla ve soğuk suyla hafif hafif yıkayacaksın. Sonra da kola yapacaksın. Kola yapması kolaydır. Bir kahve fincanı buğday nişastasına önce bir bardak soğuk su koyup kaşıkla eritirsin. Sakın sıcak su koyma; erimez, topaklanır. Sonra ocakta muhallebi gibi oluncaya kadar tahta kaşıkla karıştıracaksın. Altını kapatıp dört ya da beş bardak soğuk su koyarak kolayı incelteceksin. Sonra yıkadığın örtüleri içine atıp biraz gezdir. Güzelce sıkıp as. Kuruyunca ütü masasının üstüne tersinden koy. Eline ince bir tülbent al; soğuk suda ıslat tülbenti. Örtülere tersinden sür bezi. Biraz yumuşatmış oluyoruz bu işlemle. Ütüyü yine tersinden sürerek ütüle. Mis gibi olacak. Sonra da yüzünden hafifçe sürersin. Ahhh, bu örtülerin dili olsa da anlatsa; işlerken neler neler geçmiştir aklımdan. Şu ağ ipliğinden yatak örtüsünü kaç yılda işledim. Çok güzel oldu ama. Yatağının üstüne serersin. Gerçi bunları kullanması zor; gece yatmadan önce katlayıp bir kenara kaldırmak lazım. Ama hiç değilse önemli günlerinde kullanırsın. Sandığın içine daima biraz kuru sabun koymak lazım; defne yaprağı filan da iyi gelir. İyi bir ev hanımı evindeki herşeye özen gösterir. Güzel yemekler yapar, masasını tertipli düzenli hazırlar. Sen gördün mü bir gün olsun babana peçetesiz, örtüsüz masa hazırladığımı? İntizam, düzen şart! İnşallah sen de evlenince evine çok güzel bakacaksın, mutfağında tencere yemeğin, böreğin, tatlın eksik olmayacak; mutfaktan mis kokuları alan kocan içeri girip ‘aman da benim tatlı karım neler neler pişirmiş!’ diyecek, gelip boynundan seni öpecek. İnşallah herşey çok çok güzel olacak. Bak bu namazlayı da annem işlemişti. Çin İğnesi bu üstündeki laleler. Ben ilk evlendiğimde çok kullandım bunu ama artık sana kaldırdım. Sen kullanırsın inşallah.’
Andıç ağacından yapılma sandığım hâlâ duruyor; çok şükür annem de. İçindeki örtüleri söylenen herşeyi yerine getirerek kullanıyorum. Sandık hâlâ mis gibi kokuyor. Geride kalan herşeyi sandığın içine koydum.
Arada bir açıp kokluyorum.