Beyaz İplik

Standard


Beyaz bir iplikten Hanımelli Köyü’ne… İki gömleğin üst düğmesi kopmuş, ütü yaparken fark ettim. Tam o sırada dikersem diktim, sonra unuturum. Baktım, dikiş kutumda beyaz iplik kalmamış. Gömlekleri astım. Ve bu böyle aylarca sürdü. Büyük marketlerde takım halinde satılıyor makaralar, her renk. Oysa benim buna ihtiyacım yok. Etrafımızda tek bir tuhafiye dükkanı da yok. Bugün tiyatro dönüşü aklıma koydum, bir yerlerden alacağım. 
Nişantaş’ın arka sokaklarında yürürken önü süpürge, kova, deterjan, turşu kavanozu ve buna benzer binbir şeyle dolu bir dükkanın kapısını açtım. Zor ihtimal ama sormaktan ne çıkar? Bu sokak, kentin en lüks hastanesinin ve pastanelerinin olduğu eski bir İstanbul sokağıdır. Dükkanın camından içeriye bakınca oturan biri olup olmadığı görünmüyor. Dükkan sahibinin oturduğunu zannettiğim sandalyenin önünde bir masa var, üstü oturanın önüne bir perde çekilmiş halde ıvır zıvır ürünle dolu. 
Kararlıyım, kapıyı ittim. Yaşlıca bir kadın buyur bakalım dedi, hoş geldin. Bu ses tonunu tanırım. Severim böyle selamları. Odun ateşi etrafına sıralanmış meraklı dinleyicilere bir şeyler anlatacak bir masalcıyı müjdeler. İyi akşamlar ablacığım, acaba beyaz iplik bulunur mu senin dükkanda? Meğer bulunmaz mı demiş, ben o kadar ihtimal vermiyorum ki hay Allah yok demek dedim. Var var, gel bakalım. Beyaz makarayı çıkardı. Hadi almışken iki tane olsun. Başka bir ihtiyacın var mı? Şöyle bir döndüm dükkanda, neler var neler yok? Bilmem ki dedim. Sonra bende gezinip duran başka bir ihtiyacım ses oldu, fotoğraftaki beyin mi? Evet. Rahmetli herhalde. Dün-tam-on dokuz- sene oldu. Allah rahmet eylesin. Amin. O gidince sana kaldı işler demek. Mecburiyetten dedi, on iki yaşında oğlumla kaldım ortada. Er ölünce abi, gardaş el olur. El olur. Onun kardeşleri de öyle. Baktım, çare yok, gelip oturdum dükkana. Dükkan aynı ama o zaman bizim işimiz manavlıktı. Bak sana bir şey diyeyim, elini yanındaki sandalyeye uzattı, otur diye işaret etti, oturdum. Bu koskoca dünyada esnaf arasında en meşakkatli işi manavlar yapar. Gece saat üçte kalkıp hale giderler. Mecbursun. Taze meyve sebze halden alınır, geç kalırsan bulamazsın. Marketten bir kilo domates bile almam. Niye? Manavlara duyduğum saygı var. Kaç lira derlerse o fiyattan alacaksın, manavla pazarlık olmaz. 
Vay be ablacığım dedim, bilmezdim, demek gecenin bir yarısı hale giderler, ha? 
Evet. Bir iki ben de gitmeyi denedim. Ama o zamanlar genç bir kadındım. Sağdan soldan olmaz dediler. Ben de çekindim açıkcası. Fakat ne yapacağım? Nasıl geçineceğim, nerden bir geçim kapısı bulacağım, çaresiz kaldım. Bir doktor hanım vardı, Ferda Hanım. Teşvikiye Hastanesi vardı o zamanlar, orada doktor. Gayrimüslüm idi galiba, hani var ya. Baktım kadın her akşam üzeri benim manava geliyor, bir şeyler alacak. Dikkatimi çekti, meyvenin sebzenin en döküntüsünü, en ele alınmayacağını dolduruyor torbasına. Dedim, doktor hanım, neden çürüğü çarığı seçiyorsun? Dedi, ben bunları almazsam, kim alacak? Derin bir iç çekti abla. Dünyada iyi insan çok. Amma, kötü insan da çok. Bana iyisi rastladı. Ben dedi, senin rahmetli beyinden hep alışveriş ederdim. Hatta cenazesine de katıldım. Çok erken gitti. He, dedim, daha kırk sekiz yoktu, kalp işte. Şimdi senin, dedi, bu manav dükkanını çevirebilmen için elimden ne gelirse onu yapmak istiyorum. Görüyor musun iyi insan ne? O bana böyle sarılınca, oturup derdimi anlattım. Hale gitmesi zor filan. O halde dedi, dükkanı sakın bırakma, bir daha bu kadar güzel yeri bulamazsın. Kadın doktor, okullar okumuş. Çok zorlanmadan satabileceğin şeyler sat, ne bileyim ben, süpürge, kova, deterjan gibi. İşte manav böylece bu dükkan oldu. 
Duvardaki kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. O kadar tanıdık bir yüzü var ki, belki 2000 yılı öncesi gördüysem bir Adana mandalinası, dayanamayıp almışlığım, bu huy bende olduğuna göre kim bilir, konuştuğum olmuştur. 
Oldu amma, diye devam ediyor, olana kadar neler duydum… Misal, sen sabah kalkınca kardeşini görüyor musun? Yani, evlisin herhal, evet, evliysen kardeşini sabah göremezsin değil mi? Göremem. Pür dikkat dinliyorum. Peki kimi görürsün, mesela bu dükkanı açtın sabah, kimi görürsün? Komşu esnafı. Yaaa, komşuyu görürsün. Bu komşular, sağlı sollu, bana Allah’ın bir selamını vermediler. Maksatları dükkanı benden almak. Bu gördüğün bina hepten Fikriye Hanım’ın. Onu çıkarken görüyor ya bunlar, dükkanın yeri iyiden başlıyorlar, yok bir tanıdıkları varmış da, ona daha fiyakalı kiradan verilirmiş de, zaten ben kadın başımla yakında kepengi indirirmişim de, söylüyorlar. Bak şimdi dükkanın önü, girişi her yer eşya dolu. Niye bildin mi? Anladım galiba. Anlarsın ya! Onlar beni görmez, ben onları duyarım. Ne demiştim sana, dünyada iyi insan çok. Kötü insan da çok. Ama bu işte bu Fikriye Hanım iyilerden çıktı. Ne dedi onlara bil bakalım? Ne dedi? Meraktan çatlayacağım ama az soru, az yanıtla ablayı dinliyorum. Dedi bu kadının küçük bir çocuğu var, tek yavrusudur, Allah bağışlasın. O bana Hamit’in yadigârıdır. Kirasını düzenli ödüyor, beyi buraya gireli yıllar olmuş, onun hakkıdır. Çok iyi bir adamcağızdı, bir gün incitmedi beni, hep hürmet, hep kollama. Elimde bir ufacık paket görse aman Fikriye Hanım, senin taşıman olur mu? Alır elimden paketi yukarı çıkarır. 
Duvarda kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. 
Hamit’in hatırı var, ölsem başkasına vermem dedi. 
Şimdi ben bunu duydum ya, birdenbire dünya gözümde küçüldü, ben büyüdüm. Sen şu adamın bana bıraktığı mirasa bak! Hâl böyleyken, mecbur kaldım akıllı oldum. Şimdi mesela bazen biri girer, abla falanca senin telefonunu istiyor der. Bak dikkatli ol, ben ne derim? Ne dersin? Veremem, benim cep telefonum yok derim. Peki, neden böyle dersin? E o bana telefon açıp pril kaça diyecek, misal. Ben söylersem, o bir kuruş aşağıya satacak. Anladın mı? Anladım. Bazen de girer biri dükkana, şu kaç lira der, şu kadar derim, vay bilmem nerde daha ucuzmuş. Buyur git ordan al derim. Süpürgeye, kovaya, ütü masasına pazarlık mı yapılır? Neymiş, emekliymiş, peki bu sokakta hangi aylıkla oturuyorsun demezler mi adama? Sonra sen emekliysen, ben neyim? Bunu hiç düşündün mü mesela? 
Duvarda kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. 
Bak şu adamın hasretini doya doya yaşamadım, yasını bile tutamadım, evde bir çorba kaynayacak, kendimden vaz geçtim, oğlana sırt baş alınacak, okula gidecek. Ama o emekli bunu düşünmez. Gitsin başka yerden alsın, bir kuruş indirmem. 
Ablacığım, çok esaslı kadınsın ne yalan söyleyeyim, nerelisin sen? 
Elazığlıyım. Bir çığlık halinde, böyle sevinçli, yahu benim de büyükdedem Elazığlı deyiverdim. Bu coğrafi konularda Katolikler gibiyimdir, onlar karşılaştıkları insanların ne yapıp edip katolik olup olmadıklarını öğrenirlermiş, iki kitapta okumuştum. Biz Harputluymuşuz dedim. Hanımelli köyünden mi yoksa, bak bir de akraba çıkalım ki! Valla, köyü bilemem. Büyükdedemiz, yani 1850’lerde filan doğmuş bir adam, kalkıp Adana’ya gelmiş, kaçmış esasında. Hımmm, acaba sürgün mü? Abla politik olarak da donanımlı. Valla büyüklerin anlattığına göre bir kan davası pisliği varmış, bildiğimiz bu kadar, gelmiş ve dönmemiş hiç. Orada kendine bir hayat kurmuş, işte kuşaktan kuşağa bizler doğmuşuz. Varlıklı bir ailenin oğluymuş. Malına mülküne, anasına babasına dönmediğine göre… Lâfı ağzıma tıkadı. Bak şimdi, orada iki türlü Kürt var, biri Hanefi biri Şafii, bu kan davası işleri filan Şafii’lerde olur, ben bilirsem, senin deden Şafiymiş. Valla ablacım, ben bunları bilemem, esasında kim neymiş, beni de ilgilendirmiyor. Hiç kimse ağaç kovuğundan çıkmış değil. Ohh, içim rahatladı.  Rahmetli Büyükannemin soy sop işi ortaya atılınca hep söylediği lafı söyledim. Bak bu dediğin doğruuu. 
Peki oğlun dükkanla ilgilenmiyor mu? Çok şükür, işi var gücü var. Evlendi. İki de torunum var, ellerinden öper. Ben evde oturup ne yapacağım? Kalkıp geliyorum dükkana. İşte böyle senin gibi biri geliyor, konuşuyoruz. İnsan insanın ağını alır kızım, adın ne senin? Saniye. Ha, öyle mi? Siz Hanefisiniz o halde. Şafii’lerin adı, böyle ne deyim, çiçek adları gibidir, güneşin doğuşu, küçük ateşçikler, bak dinle, çağlayarak akan sel, sen hiç böyle isimler duydun muydu? Yok, seninkilerin durumu başka, biz bilmeyiz artık neyse. Amma, akıllarına bir kıza Saniye adı koymak gelmez. 
Açıkcası ne diyeceğim, bilemedim. Şeker gibi bir kadın adım ve ailem hakkında yorumlarını dillendiriyor, bende bir hatıra bırakmak isteyerek mücadelesini anlatıyor, eh bana da teşekkür edip, izin istemek düşer. 
Sizi tanıdığım için çok sevindim, buralara yolum düştükçe uğrar, bir selam veririm ablacığım, kendinize iyi bakın diyerek dükkandan çıktım. 
Vay be, ne dükkanmış! Bir beyaz iplik almak için gelmiştik! 
Saniye Akay Demirel 

Kız Kaçtı

Standard

Nişanlandık, ben Adanalı, nişanlım Karadenizli, anne Arhavi, baba Trabzon. Yıllar önce dede Zonguldak’a yerleşmiş. Bir kısmı yeni aileler kurarak Ankara’da yaşamış, benim kayın ailem dahil. Ancak ailenin amcaları, halaları, pek çok kuzen hâlâ Zonguldak’ta yaşıyor. Gel seni bizimkilerle tanıştırayım dedi Hasan, gittik. Büyük bir arazide herkesin ayrı bir yuvası var, bahçeli, çiçekli, ağaçlı, kümesli, sofralarında kara lahanalı, kocaman kahkahalı bu sıcak insanlar gündelik hayatı birarada geçiriyor, kimin evinde oturursanız oturun, diğer tarafa gitmek için ‘öteye gidelim,’ diyorlar, bu bana değişik geliyor, ama çaktırmıyorum, hadi öteye diyerek duruma ısınıyorum.

Sabah güzel bir güne uyanıyoruz, kahvaltı, çaylar derken, ailenin en büyüğü olan kayınbabam, annemiz, amcalar, yenge ve halalar, kocaman olmuş çocuklar sohbete başlıyoruz. Birisi, yaaa bir yıl fındık ne iyi olmuştu, çok bereketliydi o yıl, ne zamandı, deyince, amca oğlu ‘bizim Zeynep’in Şenol’a kaçtığı yıldı’ diyor. Bir yandan gömleğini pantolonunun içine sokuşturuyor, bir yandan ağzı yamuk gülüyor. O bunu der demez, bir kahkaha, bir kıyamet, nasıl gülüyorlar, kızları Zeynep’in kaçma senaryosu bütün inceliğiyle anlatılıyor. Çarşafları sıkıca birbirine bağlamış, hop aşağıda. Daha sonraki yıllarda ikinci kız da kocaya kaçmış. Onun arkasından en çok ilk kaçan kız def çalmış, iyi mi? Kahkahalar. Sesleri gökyüzüne uçuyor.

Çok eğlenceli bir yerdeyiz, burası Karadeniz.

Şimdiki zaman. Taksiye atladım, saat 17:45, Zincirlikuyu’dan Levent yönüne on dakikada geçtik geçtik, aksi halde 45 dakikamız trafikte gider, saat 18.00 çıkışının servisleri zincir olmuş, yolcusunu bekliyor. Şoförle muhabbetimiz böyle başladı, çalışan kadın olmak zor be kardeşim. Onun eşi çalışmıyormuş. Yetişkin üç kızı var, büyüğü evli, ikinci tıp öğrencisi ve bir bomba, üçüncü kız futbolcu. Son iki kızdan gururla bahseden adamın evli kızı için sessizliği içimdeki yaramaz beni öne itti, evli kızınız mutludur inşallah, damat ne iş yapıyor, geçimleri iyi mi? Ben görüşmüyorum dedi, bir oğlanı sevdi, kaçtı, yedi yıldır görmüyorum.

Bir insan, sadece on on beş dakika muhabbet edeceği ve bir kez daha görme ihtimali neredeyse hiç olan bir insana hayatından bir sırrı veriyorsa, başka bir akıldan, bir yürekten yara saracak sözler bekliyor demektir.

Çok uzatmışsın kardeşim, sen babasın, büyüksün, affetmek sana düşer sözcüklerini pamuğa dökülmüş oksijen olarak yaranın üzerine bastırdım. Sıra, eğer doktorlar hâlâ öyle yapıyorsa, tentürdiyota geldi. Ben daha bu hamleyi yapmadan o, çok zoruma gitti, dedi, biz onu okutmak istiyorduk, o evlilik diye tutturdu, vermeyince kaçtı, affedemiyorum. İyi de, Allah korusun, yarın bir derdi olsa, hastalansa, gitmeyecek misin, mecbur giderim, e o halde niye böyle olsun ki, söyle hanımına, bir akşam gelsinler, zaten hanımın görüşüyordur, yok dese de görüşüyordur, öyle mi? Evet, görüşüyormuş. Gelsinler bir gece, kalkıp ayağa karşıla, zaten kızına elini uzatınca, boynuna sarılıp ağlayacak, sen de ağlayacaksın, sarıl ve ağla biraz, damat da öpsün elini, sen o sırada biraz tutuk olursun ama hadi yemeğe buyrun deyince ortalık ısınır. Hanım da bir mercimek çorbası yapsın, yaprak sarması filan, çok güzel olmuş, eline sağlık dersin, havadan sudan konuşursunuz, işler nasıl filan. Torunu kucağına alıp seversin. Olur gider be kardeşim. Aksi halde sen her gece bu dertle uyuyup, bu dertle uyanacaksın, onulmaz derde kalacaksın, kızın da öyle. Bu barışmayı ölüm döşeğine bırakmak çok yazık çok.

Ben konuşuyorum. O sessiz sessiz beni dinliyor.

Evin önüne geldik, aksilik bu ya, bozuk bir liram çıkmadı. Taksiden inerken, ben sana tüm para vereyim bari deyince, arkasına döndü, senin canın sağ olsun be ablam dedi, gözleri nemli, bir de ne göreyim, gözünde bir sofra, baş köşede bizzat kendisi, kaçan kız, damat, karısı, tıp öğrencisi kız, futbolcu kız, torun, oturmuş mercimek çorbası içiyorlar, çorbanın üstünden tüten buhar adamın gözlerini nemlendirmiş.

Kır bir de soğan, hayatı basit yerinden tut, sesin gökyüzüne uçsun.

Yaa Dedim İçimden

Standard

Yaa Dedim İçimden

Olduğu gibi yazdım. Keşke dilinden duyabilseydiniz, şerbet gibi mübarek.

Anlatıcı, Taksici Ali, Amasyalı.

“Köyden geldim taksiciliğe başladım. Bizim maddi durum da biraz zayıf biliyor musun. Bende bir mide ağrısı var, zati çocukluğumdan beri beni bu ağrı öldürüyor. Bir gün bu Sarıkonaklar’dan, bindi bir adam, yaşlı bir adam, çocuğum Şişli’ye gideceğiz dedi. Şimdi geldik Akmerkez’in önüne, trafik çok problem, adamı arabadan atmak istiyorum, tamam mı, götürmek istemiyorum, içimden. Dedi ki, ben sana yolu tarif edeyim, dedi, sen dedi, git dedi, ya dedim, amca dedim, bana ne yolu tarif edeceğin, dedim, ya ben yolu bilmez adam mıyım, heeee, trafik çok sıkışık, istersen in dedim, ha burdan, dedim, şu yandan bir arabaya bin.

Midem bir ağrıyor, sızısından böyle ölüyorum, bir eczane bulsam da bir ilaç alsam diye düşünüyorum. Lan ne yapiim? Adamcağız çok efendi davrandı, yavrum dedi, senin bir şeye canın sıkılıyor dedi, bir sıkıntın mı var dedi, heeee, adam öyle bir şeyli davrandı ki bu kez ben yaptığım hakaretten dolayı kendim utandım. Hakaret etmedim de, ben yolu bilirim filan gibi şeyinden, heee. Ya amca dedim, midem bir ağrıyor ki, acısından sızısından, dedim bildiğin gibi değil. Dedi ben dedi doktorum dedi, sana dedi, gereken yardımı yaparım ben dedi, ya dedim o zaman doktorsan, hemen bi tene de o bizim Akatlar’ın köşede eczane vardı, çektim, dedim o zaman bir ilaç yaz da, bir ilaç içim de dedim, rahatlayım biraz. Dedi ilaçla olmaz, ofisime gidelim dedi, ofisimde dedi, ben sana yardımcı olacam. Dedim amca benim param neyim yok, bi de dedim fazla muayene parası filan çıkarma bize, yok dedi, para dedi, sorun değil dedi, sen gel dedi. Şimdi götürdük adamı, yazdığının fazlasıyla bize parasını verdi, indi. Dedi, şuraya park et. Lan bir tur attım, yaaa dedim bırakkk dedim, şimdi bir de bize dedim, hesap çıkartır. O sırada bi dene araba önümde kıvırdı, kıvırır kıvırmaz, en azından dedim bir ilaç verir, girim bakalım dedim, deneyim.

Arabayı neyse park ettim, çıktım, Selamınaleyküm. Aleykümselam. Dedi, gel otur. Sekreteri midir, bir kıza, kızım dedi şu addaki ilacı getir. Bunu dedi, iççç, ama dedi, bu dedi çözüm değil, bunu dedi, şimdilik dedi, iç, sana ben dedi bir kağıt yazacam, Çapa’ya gideceksin, gerekli tedaviyi yapacaklar. İyi dedim ben de. Neyse kağıdı yazdı bize, lan ilacı içtim, ama ben bu mide ağrısını çoktandır çekiyorum, kaç milyar para istediler, parasızlıktan amaliyat da olamıyorum, şart dediler, neyse, sabahleyin bir şeyler yemeden git dedi, işte purofösör bir bayanın ismini yazdı, ismini hatırlayamıyorum, buna git dedi, bunu göstert, bu kağıdı dedi, sana gerekli tedaviyi yaparlar dedi, sabahleyin erkenden git dedi. Neyse geldim, ya dedim durakta, o zaman Akatlar’da çalışıyom, bizim durakta Pala Amca diye biri varr, heee, yaşlı bir amca, dedim ya Pala Amca bu Gaya Çilingiroğlu kim, ya dedim, böyle böyle, bana bir kağıt yazdı, sen dedi bedava muayene olacaksın. Dedi ya, dedi, o Çapa’nın dedi, şeyi dedi, purofösörü. Deme ya dedim, dedi git oğlum, sana dedi bir şans doğmuş, git dedi, değerlendir.

Neyse dedim, zabah oldu, gidiim dedim, canım burnuma geliyor, her gün ölmekten dirilmekten, neyse gittim. Orda sabahleyin bütün doktorlar toplanmışlar, erkenden, bu bayan dedim, ismi gösterdim, o dedi purofesörümüzdür, talimat veriyor şimdi, bekle dedi, işi bitsin dedi. Neyse, işini bitirdi, kağıdı verdik, gel dedi, çocuğum dedi, gittik oraya, hemen ordan bi tene hemşiranım çağırdı, bunun dedi gereken tedavisini yapın dedi, neyse aldılar beni bir yere götürdüler, dediler yat. Ağzıma bir hortum dayadılar, bayılmışım. Bir ayıkdım, bakdım ağzımdan gan geliyor, sigara kağıdı kadar kalmış deri, çibanmış, hortumu koyunca patladı midemde, neyse ağzıma bir şeyler veriyorlar, ben istifra ettim, kendime geldim, dediler ya oğlum sen dediler, bu zamana gadar nasıl dayandın, sen dediler, ölümle boğuşuyormuşun, sen dediler allahtan gelmişin, bak gelmesem ölecem haa, mide ganamasından, heee. Neyse, bize gereken tedaviyi yaptılar, ilaçlar filan yazdılar, demişti ki ilaçlarını da yazdır, bana gel. Dedi mutlaka dedi, doktordan sonra bana uğra dedi. Vardım. Ondan sonra, dedim hocam böyle böyle, hemen gönderdi ilaçlarımı da aldırdı, dedi ki sen dedi bunları iççç, ondan sonra dedi, seni bir daha kontrola göndereceğim. Ben ilaçları içtim, on beş günde anadandoğma gibi oldum. Benden üç milyar para istediler o zaman, sülalemi satsam bulamıyorum, büyük para o zaman amaliyat parası, neyse, adam bize bir iyilik yapdı, Allah senden razı olsun dedim, bak karşımıza nasıl çıkarttı.

Gün oldu harman oldu, adamla karşılaştık, dedim abi böyle böyle gittim memlekete, bir şeyler aldık dedim, bal getirdim, Amasyalıyık ya, bal, hee, elma getirdim, aradan deee iki sene geçmiş, gidim dedim adama bir teşekkür edimmm. Adam tanımadı bizi, dedim böyle böyle, niye zahmet ettin filan dedi. Diyelim ki 100 liraya aldıysam, adam bana 200 lira verdi, dedim almam. Almam dediysem de zorlan verdi parasını, (gülüyor), tamam mı, dedim hediye getirdim, yok dedi, bu da benden hediye dedi, yiyenlerime git bir şeyler al dedi.

Ya bi de duydum adam ölmüş, rahmetlik olmuş, bir üzüldüm, bir üzüldüm, sanki babam ölse o kadar üzülmem.

Aradan zaman geçti. Yine taksideyim, bir gün bayram günü, ya gidiyorum geliyorum, gısa mesafe alıyorum, herkes havaalanına gidiyor, ya diyorum benim gısmetsizliğim ne acaba ya diyorum. Zabah ezan oldu, herkes namaza gitti, ben duraktayım, bekliyorum, bir telefon çaldı. Telefon çaldı, neyse vardım oraya, bi tene yaşlı bir bayan, bindi, dedi ki oğlum dedi, Zincirlikuyu’ya gideceğim. Yaa dedim içimden, dedim Zincirliguyun batsın, hep beni mi buluyonuz bu işlerde, bayana içimden. Dedim gısmettir gidelim ya, en sonu. Vardık şeye, gelmişken bir dua da ben okuyim abla dedim, dedim benim babam da burda yatıyor, dedi babanız kim, ben tanır mıyım, dedim Gaya Çilingiroğlu. Allah Allah dedi, ben dedi hanımıyım. Gadın ağlamaya başladı.

Mezarına su döktüm, bi de dua okudum, dedim bak dünyanın hali nedir biliyor musun dedim bak böyle böyle, anlattım. O zaman 10 lira mı ne yazdı, dutmuş bana 80 lira para veriyor, o zaman havaalanı 20 yazıyor. Dedim abla istemez, öyle şey mi olur, dedi, al oğlum bu da benden bayram harçlığı.

Ulan dedim, bak ha, rahmetlik beni dedim, bu gadarrr iyiliğine garşı, mübarek bayram günü mezarına çağırıyor. Vallahi böyle bak. Lan abla Allah belamı versin böyle bak, heeee.”

Tam Arkasını Dönmüş Gidecek

Standard

İki arkadaş trene bindik. Daha doğrusu, benim ay nasıl yapacağız paniğime aldırmayan arkadaşım sayesinde trene binebildik.

Yolculuk fikri benden patladı, meydanda, buz gibi havada, içimizi ısıtmak için Irish coffee içerken. Zevkine, dünyayı yorumlayışına çok güvendiğim, çok hayran olduğum Ayşen Teyzem, aman Nanişcim, Prag’a gidiyorsun madem, atla bir trene, bir buçuk saat sonra Dresden’desin, Adana Mersin gibi bir şey, kaçırma bu fırsatı demişti, o önerinin peşine düşmek istedim. Bazen çok cesur bazen çok korkağımdır, istasyonda korkak yanım tuttu. Sonra o iki genç kadını gördük, taaaa Kanada’dan düşüp yollara oralara gelmişler, nasıl rahatlar, iki çift lafla bir de on yedi yaşında olduklarını öğrenince koca kadın, kendimden utandım, zaten yoldaşım Sevgin’in onlardan geri kalır yanı yok, cesur kadındır.

İstasyona vardık, trene bindik. Yol boyunca gördüğümüz manzara eşsizmiş gibi geldi bana ama esasında insanın ara sıra hissettiği bir özgürlük duygusu bu, bir parça da bir hayali gerçekleştirme duygusu, o kırlar, o ağaçlar, o kuşlar, baktığım ve gördüğüm her şeye son kez bakma duygusu veren her şey, hoşça kal tatlı ağaç, bu seni son görüşüm.

Dresden istasyonunda indik. İndik ve çıkışa doğru yürüdük. Hiç bilmediğiniz bir yere varmak insana ne hissettirirse o haldeyiz, nereye doğru yürüyeceğiz, bu yer kaç metrekaredir, neyle gezilir, metro mu, otobüs mü, ne, hiç bilmiyoruz.

Sonra o sesi duydum. Bir kadın sesi. Her hangi bir kadın sesi değil, Türkçe konuşan bir kadın sesi, cepten biriyle konuşuyor. Ben de hâlâ korkuyorum demek ki.

Duralım biraz dedim arkadaşıma. Konuşmanın bitmesini bekledik.

Merhabalar kardeşim dedim. Biz buraya bir gün için geldik, ama tanımadığımız bir yer, acaba rica etsem, nedir, nereyi nasıl gezeriz, bizi bilgilendirir misiniz? Sizin Türkçe konuştuğunuzu duyunca birden arkalandım.

Adı Döne’ymiş. Bunu gelişen sohbetle öğrendik, daha adını öğrenmeden bize ilk kucağı açtı. Önce harita tarif etti, burası küçücük bir yer, şöyle bakın karşınıza, işte bu kadar, istasyondan çık, doğru yürü, git gidebildiğin kadar, işte bu kadar, yürüyün, taşıta gerek yok. Her yer müze ve galeri.

Tam teşekkür edip ayrılacağız, tam arkasını dönmüş gidecek, iki adım atmış, hopppp döndü, ya ben size bir şey deyim mi, şurada arabam var, atlayın, ben sizi galerilerin önünde bırakırım dedi.

Neden olmasın, birden korkmayan yanım öne çıktı, atladık.

Karnınız aç mı dedi, yok dedik, olmaz dedi. Benim burada döner dükkanım var, ona gidelim, önce bir dönerimizi tadın, gittik, ama sahiden tokuz, teşekkür edip keşfe başlayacağız.

Telefonunu verdi, olur a bana ihtiyacınız olursa diye numarasını verdi, kaydettim.

Çıkıp gezmeye, keşiflere başladık. En az iki kez aradı, ne haber kızlar?

Akşam 20:30 dönüş var, yine trenle, saat 18:00 gibi buluşalım dedi, bir Cafe tarif etti, gidip oturduk Sevgin’le. Biz yemek ve şarap istedik, bir süre sonra Döne Hanım geldi. Yemek ikram etmek istedik, tokmuş, geçmiş gün hatırlamıyorum, ama şarap ya da kahve içti.

Hesabı istedik, ödendi dedi garson. Aaa nası yani? Döne Hanım gülümsüyor.

Durup dururken aklıma düşer Döne Hanım, tombul, güler yüzlü Döne Hanım, yanağında gamzeler olan Döne Hanım. Dresden nere, Türkiye nere ama her şey bir yana, hayat bazen ne kadar güzel.

Tam arkasını dönmüş gidecek, iki adım atmış, hoppppp…

Ayşe Teyze Bize Geldi

Standard

Rengarenk orlonlardan, kafama göre takılarak işlediğim bir örtü var. Bir süredir işlemeye elim varmıyor, tam yine başlayacakken içimden bir ses, hop diyor, zavallı örtü oracıkta durup sahibinin paşa gönlünün gelmesini bekliyor. Tembellikten değil bu duruş, mola vermek de değil, insan bir şeyi işlerken güzel hayaller kurmalı, güzel şeyler düşünmeli, ondan. Bir kaç aydır, böyle bir esriklik vardı ruhumda, bir yorgunluk sanki.

Bugün evimizde bir bayram rüzgarı esti. Ayşe Teyze bize geldi, Ankara’dan gelince Hasan’a gitmeden olmaz der, Hasan onun eline doğmuş, teyzesi. Onlar geldiğinde ben son hazırlıklar için odamdaydım, daha üç saniye geçmeden, ‘Naniş yok muuuu?’ sesini duyunca sevindiğimi söyleyebilir miyim? Şaşırdığımdan değil, şaşırmadığımdan, onla benim aramda bir anne kız sevgisi olduğundan ve bunu bir kez daha duymanın tatlı sarhoşluğundan.

Biz kızlar, yemek için hazırlık yaparken o kanepenin üstüne yatıp biraz dinlendi. Üşüyünce üstüne işlemekte olduğum rengarenk tığ örtümü örttüm, örtüyle barışmak için ilk hareket, onu gidip gelip o renkli örtünün altında kestirir halde izlerken, artık örtüyü işlemeye devam edebileceğime dair bir güç bedenime yayılmaya başladı çünkü kontesim bir Matisse tablosu kadar güzeldi.

1921 yılında Rusya’nın Sohum adlı şehirde doğmuş Ayşe Teyze. Ondan iki yıl sonra da kayınvalidem Şükriye Hanım doğmuş. Anne ve babaları Arhavi’de evlenip Sohum’a taşınmışlar, Arhavililer, gerçek Laz. Annelerin adı Fatma, biz ona Nana deriz, deriz diyorsam gördüğümden değil, yıllar önce ölmüş ama o bizim için hep ‘oyyyy nanaçkimiiii’, Hasan’ın dilinden düşmez. Bugün Ayşe Teyze çokkkk eski bir hikayeyi anlattı, fakat anlatması da anlaması kadar zor bir hikaye, annesi Fatma doğduğunda bir komşu erkek çıkıp silah atıyor, pat pata pattttt, karısı adama niye silah sıktığını soruyor, komşunun bebeği oldu, ondan deyince, karısı, oğlan için silah atılır, onların kızı oldu diyor. Kocası, ben bu silahla o kızı oğlumla nişanladım diyor. Anlaşılması zor derken bunu kastediyorum, o adam ilerde Hasan’ın dedesi olacak olan Mustafafendi’nin babası, doğan kız Fatma ise Hasan’ın anneannesi, adamın müstakbel gelini. Kafalar karıştı mı? Karadenizliyi anlamak için bu ilişkilerin çok yıllar öncesine inmek gerekiyor. Nasıl bir akraba yakınlığı, muhabbeti, destek ve yardımı, kucaklaşması, bunu anlamak için hikayelerin kuşaklar öncesine vakıf olmak lazım, bir hikaye başlarken onun daha da öncesinde bir hikaye yatıyor. Kız dokuz yaşındayken nişan yapılıyor, on beşine gelince evleniyorlar, doğru Sohum’a, tütün tüccarlığına. Çocuklar orada doğuyor.

Ruslar Türk tebaada olanlara ya Rus ya da Türk, seç, Türkse git deyince Nana çocukları toplayıp bir gemiyle İstanbul’a yola çıkıyor, Şükriye Annem 14, Ayşe Teyze on altı yaşında ve ikisi de geride bıraktıkları hayat için hüngür hüngür ağlıyorlar, tam o sırada gemideki bir adam, kızlar niye ağlıyorsunuz ki, dünyanın en güzel şehrine gidiyorsunuz diyor. İstanbul. Şehre gelince Karaköy’de bir otele yerleşiyorlar, sabah uyandıklarında bir kalabalık, görülmemiş bir kalabalık akın akın yürüyor, ağlayanlar, acı içinde insanlar. Bizimkiler ne oluyor, neden insanlar ağlıyor deyince Atatürk öldü diyor birileri. Geldikleri gün böylece tarihe düşüyor, 10 Kasım 1938.

Bu hikayenin daha neleri neleri var, anlatırız belki bir gün.

İşte esen bayram rüzgarı deyince bunu demek istedim, Ayşe Teyze’nin anlattıklarıyla eskileri yad etmek, onların nefeslerinin evin içine yayılışını duyumsamak, arınmak, hiç kimsenin boşuna yaşamadığını bir kez daha anlamak, hayatın hatırlamaktan ibaret olduğunu bir kez daha anlamak, biricik anılara sarılıp hey gidi demek, çaydan bir yudum, sonra hayatın devam eden akışını bir üzüme asma dikmek üzere somutlaştırmak, keser nerde, testere var mı, tut şunun ucundan.

Bugün bize Ayşe Teyze geldi, bilmem esen rüzgarı anlatabildim mi?

Tam O Anda Yine Aklımda

Standard

Hiç olmadık anlarda geliyor aklıma. Bazen manavda elimi bir patlıcana uzatırken.

Yoğun bir iş gününde iki ders arası sıcak bir mercimek çorbasının ilk kaşığını yudumlarken bazen, ağzıma yayılan sıcaklığı hissettiğim anda, geliveriyor. Gözlerim bir noktaya sabit takılıp bir süre öylece kalıp duruyor.

Aynada yüzümü gözümü renklendirirken, gözlerim saçlarımın dibinde oluşan beyazlara iliştiğinde bazen, nereden, nasıl çıkıyor hiç bilmiyorum, geliveriyor.

Ne biçim bir şeyse bu, tam soğanını kavurmuşum kıymanın, tam karabiberi serpeceğim üzerine, birden aklıma geliveriyor. İç sesim onu bir- den ge-li-ve-ri-yor diye ağır ağır söylüyor, duyuyor musunuz, ama tuhaf bir biçimde aniden, çok hızlı, hop diye geliveriyor.

Ne sakin bir denize bakmayı dinliyor, ne şakır şakır yağan yağmuru, ne de sıradan bir akşam yemeğinde yediğim turpun katır kutur sesini dinleyişimi, hop diye aklıma düşüveriyor. Bazen biri hapşırıyor, ben çok yaşa diyorum, tam o anda, yine aklımda.

Onu çocukluğumun lades oyununa benzetiyorum, tavuğun v şeklindeki kemiğini kırıp lades oynayışımıza, aklımda, aklımda, aklımda.

Biz insanları,
ölüm ve umarsız dertler dışında, en çok kırgınlıklarımız çökertiyor. Karizmayı incitmemek için bedenimize yırtılmaz bir zar örüp boşverrrrrrlere sığınıyoruz, beni sevmeyeni ben hiç sevmem, beni anlamayanı umursamam, bunca yıl uğraştım, ona şunu yaptım, bunu yaptım, det ettim düt ettim, vefasızmış, hayırsızmış, anlamadıysa vız gelirrrr tırıssss gider diyoruz.

Ne vız geliyor, ne tırıs gidiyor, biz insanlar hayatımızdaki insanlara kırılmamızı çok önemsiyoruz.

Döşeğinin altındaki bezelyeyi fark eden Prenses’i çocukken dinlemeyi çok seviyordun, büyüdün, kocaman oldun ama masal aynı masal, sen bezelyeyi seviyorsun, fark ediyorsun, evet, belki çaktırmıyorsun ama olsun, olsun, varsın böyle olsun.

Yol

Standard

Sabırla okuyanlar için

Zamanını parasını ve enerjisini, sıra dışı bir şeyleri biriktirmek için harcayan bir kolleksiyoncuyum ben. Gerçek bir kolleksiyoncu, biriktirdiğim şeyi satamam, ondan uzaklaşamam, onsuz yaşamayı göze alamam, ayrılamam, eğer ayrılırsam kendimden çok önemli bir parçayı kaybedeceğime dair endişelerim vardır; tuhaf bir durum işte! Pul, ayna, saat, silah ya da nakış gibi şeyler değil biriktirdiğim, sonsuz bir kaynağım var, kendimi bildim bileli, ‘tanımadık insanlarla tanışıp muhabbet etme’ kolleksiyoncusuyum ben.

Hayatım olur olmadık yerlerde kendiliğimden tanıştığım insanlarla dolu; tanışmak için gayret sarfeden benim, tanıştıran yok, ortada tanıştırılacak bir durum da yok, tanışmak için bin insana sorsanız binbir kişinin bulabileceği bir neden de yok. İnsan tarifeli boğaz seferinde yanında oturduğu insanla konuşur mu? Hadi konuştu diyelim, telefon, e-posta filan alır mı? Ben alıyorum, sonra kimileriyle yazışılıyor, kimileriyle buluşuluyor, çoğunlukla da tak sepeti koluna herkes kendi YOLuna. İnsan otobüsü beklerken yanında duran yaşlı teyzeyle hoş beş etmeye başlayıp inşallah otobüs geç gelir de daha çok konuşuruz diye içinden geçirir mi, erken mi geldi, haydi ben de seninle bineyim bu otobüse, ordan giderim gideceğim yere der mi, otobüse binip yanyana oturarak koyu bir muhabbete girişir mi, bazen insanların sırlarını öğrenir mi, daha bitmedi- ki zaten bitmez benim YOLlardaki tanışma durumum, neredeyse her gün, bazen günde bir kaç defa, hiç mi olmadı, bindiğim taksinin şoförü ile muhabbete başlarım. Otobüste yan koltukta iki öğrenci konuşuyor, çocuklar birbirlerine hayallerini anlatıyor, mezun olunca biraz yurtdışı deneyimim olsun istiyorum abi, içimden ona kadar saymaya başlayıp üç deyince mevzuya dalarım; güya ona kadar sayacaktık, onu unuttuk, arkadaşlar Inter-rail denen bir tren var’dan başlayıp artık Allah ne verdiyse! Yakınlarım bana alıştılar ama yine de belki kulağıma küpe olur diye uyarmaları bitmiyor, birgün başına bir iş gelecek, sen herkesi kendin gibi mi sanıyorsun, hayır sanmıyorum aslında tam olarak da sanmadığım için tanışıyorum, e peki derdin ne, neyin peşindesin, masal peşindeyim, herkesin bir masalı var, hatta çok masalı var, onun peşindeyim, amannn be âlemsin valla…

Şimdiye kadar binlerce insanla konuştum, unutamadığım çok hikâye var, hangi birini anlatayım? Bindiğim taksinin şoförü Diyarbakırlı bir dengbej çıktı mesela. Yirmi beş dakikalık YOLun nasıl bittiğini anlamadım. Ağa kızı karısını nasıl kaçırdığını, yıllardır bu sevdayla nasıl tutuştuğunu bir anlattı, üste para verdim. Haketmiş, vermeyip ne yapacaksın?

Bir de kucağında bebeği, kahverengi çarşaf giymiş gencecik bir kadın vardı, yaşı yirmisinde yok, onu unutmadım. Orta okuldayken ailesi evlendirmiş, kocası kaynakçı. Hocası yalvarmış yakarmış yapmayın etmeyin diye diller dökmüş ailesine, bu kız okur demiş ama evliliği önleyememiş. Ben onla konuştuğum günlerde ne mi yapıyordu? Bebeğini uyutup Dostoyevski okuyordu. Pencereden dışarı bakıp, okumayı çok seviyorum abla dedi. Tekrar bana döndüğünde sol gözü seğirdi. Ayrılırken kartımı verdim, belki ararsın, bir şeylere ihtiyacın olur filan, aramadı. Onu bazen düşünüp beni aramasını hayal ederim. Belki kartım kaybolmuştur, belki de evindeki gizli bir köşede saklıyordur, çayımı şıngır şıngır karıştırırken, zaman zaman, bu ihtimali düşünmeyi severim. Ararsa mutlaka bir geceyarısı arar, abla beni hatırladın mı der, evet evet hatırladım canım noldu söyle derim. Belki kocası çarpıp kapıyı gitmiştir, belki onu dövmüştür, çocuğuyla soğuk bir geceyarısı sokağa atmıştır belki, kimbilir? Bir türlü hayatının bir yerine dokunabilmeyi düşlerim.

Konuşmaya başlamak için seçtiğim ilk sözün ne olduğu her defasında değişir, tamamen doğaçlama, durum neyse o. İnsanların on-off düğmesini bulmaktan zevk almak olarak tanımlamak yetersiz kalır, daha çok korkular ve güvensizliklerle başedebilmek için başvurulan bir YOL, bir hayat biçimi, bir öykü okumak gibi yaşamak belki, kimbilir? Tanışıp uzaklaşmak ayrı bir hikaye, tanışıp YOL’a devam etmek ise bambaşka…

Prag’dayım. Bir arkadaşımla o büyülü şehrin tarih ve sanat kokan YOLlarını arşınlıyorum. Zaman kısıtlı değil, on gün buz gibi havada o müze senin bu mekan benim gezip duracağız. Türkiye’ye kıyasla çok ucuz bir şehir, metrosu, treni heryere ulaşıyor. Geceleri de konser, tiyatro, bale, opera gibi etkinliklere gidiyorum. Bir gece önce Carmen’i izlemişim, o gece de Kuğu Gölü Balesi’ne gideceğiz, aynı mekanda olacak. Gel gör ki, bütün bir günü gezmekle geçirip bildiğimiz YOLlardan çıktığımızdan opera binasını bulamıyoruz. Ehh, birine sorduk, ordan burdan bir şeyler tarif etti, pek İngilizce bildikleri de söylenemez ama bir türlü anlaşıyoruz. Bir parka ulaştık ama burdan sola mı dönecektik sağa mı, bilemeyince parkta yürümekte olan bir adama sorduk, yaşlı bir adam. Opera binasını sorunca ‘ahh, Kuğu Gölü’ne gidiyorsunuz!’ dedi. Durup dururken kalbimde bir sevinç esintisi, neden olduğunu bile düşünmediğim bir esinti, sıcacık bir sevinç. O da baleye gidiyormuş, oooooohh, şanslı günümüzdeyiz, birlikte yürümeye başladık.
Opera binasına ulaştık. Bilet kalmamış. Birkaç kişi fazla biletini satmak için adam arıyor, ben tam bilete atlarken, yaşlı adam nazikçe kolumdan çekti, bilet bulma vaadiyle gişeye gitti, bizim parayla adam başı on liraya koltuklarımıza kurulduk. Yerimiz de iyiymiş gibi laflar edip üçümüz yanyana baleyi izledik. Ara olunca sohbet başladı, fizik profesörü, eşi çocuk doktoru, Slav, dört çocuğu var, kızlarından birini bir kaç yıl önce kaybetmişler, kanserden, çok başarılı bir iş kadınıymış, telefondan gösterilen fotoğraflar derken sıra gösteri bitişi birer ‘bugünün anısı olsun!’ fotoğrafına geldi. Lâfın arasında ikinci dünya savaşına onaltı yaşındayken katıldığını filan da söyleyince onu tanıma arzum iyice perçinledi. Biz oğlumla buluşup birer bira içeceğiz diyerek bir yerlerde oturmayı teklif ettim. İçki içmemesini kabul edersek gelebileceğini söyledi.

Oğlumun da katılmasıyla dördümüz sohbet dolu bir gece geçirdik. Savaşta yanı başında patlayan bombayla ölen askerleri anlatırken, hayat böyledir, biri ölür diğeri kalır ve bu niye böyledir bilemezsiniz dedi. Birbirimize kitap önerilerinde bulunduk. Konuşması çok etkileyici, sıkı entellektüel. Ayrılırken ben ona telefon numaramı ve e-postamı verdim. O bana telefonunu vermedi, e-postasını alıp iyi geceler dileyip ayrıldık.

Buraya kadar olan şeyler belki de pek çok seyahatçinin yaşadığı bir durum olabilir, öyle ya, tanımadık bir ülkede tanıştığın bir insanla sohbet etmek normal bir olaydır. Fakat bizim hikayemiz daha farklı gelişti. Dönüşte, yaşlı adam nazik davetim için teşekkürlerle çektiği fotoğrafları yolladı. Mektup şöyle bitiyor,
‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’
Parkta tanıştığımız anda ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ dediği an hissettiğim o esinti yine içimden geçti. Beni bu adama bağlayan bir şey var, var, ama ne, bulamıyorum. Fotoğraflara teşekkür yazımı yazarken, kimbilir belki de ülkemizi gelip görürsünüz, gibi bir şeyler yazdım. Gelen yanıtta buna istekli ifadeleri okuyunca da buyrun, eşinizle gelin, sizi ağırlarız evimizde dedim.
‘Tabiat olarak çekingen bir insanım,’
diye başlayan mektubunda eşinin işleri nedeniyle gelemiyeceğini ama eğer kabul edersek kız torunu ile gelebileceğini yazıyor. Haziran ayının ikinci haftası gelmeleri kararlaştırılarak hazırlandık. Bu kadar basit ve hızlı!

Eşim benim hikayelerime çok alışık olduğu için kucak açtı konuklara, havaalanına gidip karşıladık. Ev çok odalı, birer oda verdik, yemekler, hoşgeldiniz diyerek kadeh kaldırmalar, yaşlı olduğu için tuzu az yemekler, sabah güzel bir kahvaltı ve şehrin gezilecek yerlerine seferler, torun ben ve yaşlı adam. Akşam yemekte küçük oğlum, ‘anne bu adam dedeme benziyor,’ dedi.

Bir kaç yıl önce kaybettiğim babamın nev-i şahsına münhasır bir konuşma biçimi vardı, yani mesela o da böyle bir durumda soru sormaz, tesbit yapardı; ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ ya da ‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’ Ölmeden bir kaç ay önce yolda halini hatırını soran genç bir meslektaşına ‘hakemin son düdüğünü bekliyorum,’ demiş, cenazesinde anlatmıştı o genç adam. Onu hatırlıyorum. Babama benziyor, babama benzemesi içimi coşturuyor.

Gelirken çok da güzel bir Prag manzarası getirmişler, yağlı boya, orijinal. Altı gün boyunca İstanbul kazan biz kepçe gezdik, nasıl mutlu nasıl mutlu ikisi de, biz de çok mutluyuz. Beş yıldızlı otel diyor, çok teşekkür ediyor, nasıl oldu bu iş diyor. Mozaik sanatına özellikle meraklı, gravürleri seviyor, Aya Sophia’da büyülendi adeta, hiç yorulmuyor. Topkapı’ya gittiğimiz gün program yoğun diye yanıma bir dostumu da aldım, iyi ki almışım, ben yorgunluktan Topkapı’nın çimlerinde kestirirken onlar müzeyi gezdiler.

Son günlere doğru bir gün boğaz turu yaptık, manzaraya bayıldı, fotoğraf üstüne fotoğraf çekti. O gün saat yedi gibi Saint Antoine Kilisesi’nde bir ayin varmış, sabahtan gitmeyi kafasına koyduğu için ben trafiği de hesaplıyarak nasıl yetişiriz telaşındayım. Taksi, metro filan derken hızlı bir yürümeyle kiliseye beş on dakika gecikmeli vardık. İkonların önüne gidip haç çıkardı, dua etti, sonra kilisenin ayin sıralarına yanyana oturduk, dua ediyor, gözleri kapalı, yüzünde bir huzur var seksen dört yaşındaki arkadaşımın. Papaz dua ederken koluma dokundu, başını hafifçe bana çevirdi, ama gözlerime değil, sanki başka birine bakıyor, fısıltı gibi bir sesle dedi ki, ‘bu muhteşem şehri gezerken, camileri, kiliseleri, insanın soluğunu kesen boğazı, gördüğüm her güzel şeyi görürken, dedim ki sen daima bizimlesin Maria!’
Ağlıyordu.
‘Parkta tanıştık, insan parkta tanıştığı bir insanın peşinden kalkıp bir YOLculuğa çıkar mı? Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim,’
Ellerimizi birbirine sımsıkı sarıp ağladık.
Şimdilerde ben ona o bana birbirinden güzel mektuplar yazıyoruz. Yaşlı arkadaşım Çek tarihi anlatırken artık konuyu değiştirme vakti geldi, bir şiirle diyerek, Japon bir şairden mısralar döküyor sayfaya;
‘Kış geçiyor
Kuşlar ağlıyor
Balıkların bile gözleri yaşlı.’