Category Archives: Aklımdan geçenler

Ruhi Su

Standard

‘MÜHÜR gözlüm seni elden sakınırım kıskanırım, 

Uçan kuştan esen yelden sakınırım kıskanırım,’ 

Türkü aklıma mühür gözlüm, karıncalar ve bir kaç görüntü ile mühürlenmiş. Annem, babam ve kafaları denk birkaç yakın dostu- Bilge, Tuğrul, Ceyhun, Zeki, Gültekin- kalpleri sarmalayan bir sesi dinliyorlar. Başları bir yana eğik, hafif hafif sallıyorlar, hepsinin yüzünde bir tebessüm. Ara sıra sağnak yağmurlu gökyüzünün şimşekleri çakıyor, bir onun, bir diğerinin gözünde. Güler Teyze, önünde yarıladığı rakısı, başı yukarıya doğru dimdik, mühür gözlüm türküsünü okuyor. Yıl 1966. Benim aklım bir karıncalarda, bir mühür gözlümde, bir de bileziklerde.

Güler Teyze´nin kollarında ve parmaklarında gümüş bilezikler ve yüzükler var, boynunda da kilim desenli bir fular. Adanalı ama altın burmalar, çekirdek zincirler kullanmıyor bu Güler Teyze. Hoş, annem ve burada oturan diğer kadınlar da kullanmaz böyle şeyleri ama gümüş şeyler de takmazlar. Kaliteli emitasyonlarla süslenirler, annem eczaneden alıyor, Atatürk Parkı’nın bitişiğindeki eczaneden. Güler Teyze arkeolog, Türkiye´nin ilklerinden, bizi çalıştığı Karatepe’de de ağırlamıştı bir gün; aklıma mühürlenmiş bir takım güzellikler…

O sıralarda bizde makaralı bantlara sarılan türden bir teyp var, Grundig marka. Bozulduğu zaman annemi alıyor bir telaş, “Yoo, Tahir, öyle her ustaya emanet edilecek bir şey değil bu, işin erbabını bulmamız lazım,” diyor. “Çile bülbülüm çile” şarkısını okuyan teyzemin, sohbetine doyulmaz Abdefendi Dayımızın sesleri de bu bizim Grundig’de. Bir de 45’lik ve Long Play plaklarımız var. Kitaplığın, kapağı öne çekilerek açılan dolabında özenle saklanıyor onlar. Okuldan döndüğüm zaman annemi, elinde dikişi, bazen klasik müzik bazen de kocaman sesli bir adamın türkülerini dinlerken buluyorum. 

Ruhi Su. 1960 sonları, 1970 başlarındayız. Türkiye’den Almanya’ya emekçi akını olduğu yıllar. 

Bülent adlı bir çocuk var, böyle küçücük. Annesi Almanya´ya işçi olarak kabul edilmiş, sonradan iki çocuğunu da yanına almış ama altı aylık Bülent’i götürememiş.   Büyükleri okula verir, tamam da, anne bıçak fabrikasında çalışırken, Bülent’e kim bakacak? Bakmış çare yok, anneanneye ve teyzelere emanet etmiş. Teyzesi – Cemile Ablam- bir gün Hacı Bayram’daki evlerinden almış bunu, tutmuş elinden bize getirdi. “Anasının kokusuna hasret bu çocuk,” deyip ağlamaya başladı. 

“Nasıl geçtin de boz bulanık sellerden? 

Haberim mi aldın esen yellerden? 

Yadigâr mı da geldin bizim ellerden? 

Gül-ü reyhan gibi koktun birader, 

Gül-ü reyhan misali koktun birader,´ 

Ruhi Su, yadigâr´ı uzatarak yaaaaaadigar mı da geldin bizim ellerden? diyor ya; benim gözümün önünde o sıralarda üç dört yaşlarında olan Bülent’in büzülmüş dudağı mühürlenmiş. 

Sonra üniversite yıllarım başlıyor, 1980´de Ankara Sanat Tiyatrosu Mehmet Akan´ın yazdığı Hikâye-i Mahmut Bedrettin´i sahneliyor. Rutkay Aziz, Altan Erkekli, daha o zamanlar üniversiteli bir delikanlı olan Uğur Polat, Ünal Büyükokutan ilk aklıma gelenler, oyunun geniş bir kadrosu var. Üç kez izliyorum. Şeyh Bedrettin´in hikâyesini öğrenince Nazım Hikmet´in Yağmur Çiseliyor adlı şiiri ve Ruhi Su´nun yorumu kucaklaşıyor;


Üniversite sonrasında (1983) benim gündemimdeki en önemli olay 1980 darbesinden sonra tutuklanan Barış Derneği sanıkları. Barış sözcüğü şimdi olduğu gibi o zaman da başa bela. Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Ahmet İsvan, Orhan Apaydın, Erdal Atabek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen (nam-ı diğer Samim Lütfü; hapishaneden bu mahlasla Cumhuriyet Gazetesi´nde yazılar yazdı; tezgah altından satılan kitaplar gibi), Gencay Saylan; say say bitmez, tam ‘44 Barış Derneği yöneticisi 23 Şubat 1982 tarihinde, gıyaplarında verilen tutuklama kararı sonrası geceyarısı evlerinden alınarak cezaevine gönderilmişlerdi.’ ‘Barış Derneği sanıklarının her biri ortalama üç buçuk yıl hapis yattı.’ (Mavioğlu/ sf. 53) Şimdi olduğu gibi, akademisyenler kürsülerini, maaşlarını, pasaportlarını ve her türlü sosyal haklarını kaybettiler. Bir gece evde yalnızım, pikaba Ruhi Su ve Sümeyra Çakır’ın birlikte söylediği bir ´long play’i koydum. Almanya Acı Vatan.


Efkarlandım. Hasret. İçimin dibinden ‘ahhh bir çıksalar!’ dileği geçti. Bu dilek kapısı denen şey bazen açık oluyor, ertesi gün beraat ettiler. Sevinçten çıldıracağım. Aklıma mühürlenmiş işte. 

Tam da o sıralarda Ruhi Su’ya kanser tanısı koyuluyor.  Belki yurtdışında tedavi bir umut olabilir diye düşünülüyor, öyle ya, her insanın en doğal hakkı, ister ülkesinde  ister başka ülkede tedavi olur. Gelin görün ki sıkıyönetim yurtdışına çıkmasına izin vermiyor. Son dakikada bir izin çıkıyor, kanser her yerini sarana kadar beklemişler. Zaten ondan öncesinde pasaportunu ancak 1977’de Ahmet İsvan ve Necdet Uğur´un uzun uğraşları sonucunda alabilmiş de yurtdışında konser verebilmiş. Üç yıla ne kadar sığarsa… 

20 Eylül 1985´de

‘hayali gönlümde yadigâr kalan´ oluyor…

Naaşının ülkeye gelmesi bile 22 gün sürüyor, ne de olsa sosyalist naaşı. Vay sen, 

‘Ararsan Mevlayı kendinde ara, 

Kudüs´de Mekke´de Hac´da değildir, 

eğer bir müminin kalbin kırarsan,

Hakk´a  eylediğin secde değildir,´ diyen Yunus Emre´den türkü mü çığırırsın? Alevi nefesleri ve türküleri mi okursun? Al sana diyorlar, kaşlı gözlü burunlu ağızlı elli kollu devlet görevlileri. 

Mimarlık öğrencisiyken bir gün Ruhi Su´dan Bebek Türküsü´nü dinleyip ´soluksuz kalan´ Sümeyra Çakır da ustasından beş yıl sonra sürgün hayatı sürdüğü Frankfurt’ta güzel sesiyle söylediği türküleri bize miras bırakarak genç yaşta göçüp gidiyor. 

Dünya görüşü nedeniyle çok zor koşullar altında yaşamış ama dikelttiği beli asla eğmemiş bir sanatçı Ruhi Su. 1912 yılında Ermeni bir anne babanın çocuğu olarak Van´da doğuyor. Füsun Akatlı´nın çalışmasında kendi ifadesinden alıntılandığı gibi;

´Birinci Dünya Savaşı´nın ortada bıraktığı çocuklardan biri,´ 

Anne ve babasını hiç tanımamış. 

Hayat hikâyesinin Adana ile kesişmesi, çok küçük yaşta Van´dan alınıp Adana´ya getirilmesi ile başlıyor. Sonradan konulan adıyla Mehmet, Adanalı bir ailenin yanına veriliyor, onları amca ve yengesi olarak biliyor ama bir süre sonra işin aslının böyle olmadığı ortaya çıkıyor. Yenge Mehmet´i istemiyor. Kaçkaç zamanı bir gün su getirmeye yollanıp dönüşte kafilenin yerinde yeller estiğini görünce, günlerce amca ve yengesini arıyor. Yeniden onları bulduğunda amca ağlayarak Mehmet´e sarılıyor ama yengeden tıs yok! Tıs yok ama dayak var! Olay dayanılmaz hale gelince komşulardan bir kadın, arkadaşı Hüseyin´in annesi, çocuğa sahip çıkarak onu yetimhaneye yerleştiriyor. Neyse ki Hüseyin de yanında! On yaşında yatılı hayatı başlıyor. Sonrası Ruhi Su. 

1975 yılında Dostlar Korosu´nu kuruyor, 80 darbesinden bu koro da nasibini alıyor, almaz mı, bizde nasip çok, al biri de bende. Uzun bir süre çalışmalar kesintiye uğrasa da -elektrik 6 yıl gelmiyor- Ruhi Su Dostlar Korosu olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Benim çok değerli iki dostum, Seher Özbay ve Hatice Kahraman da bu muhteşem koronun solisti olmuşlardı. 

Şöyle yüz yüze, göz göze dinleyemedim Ruhi Su´yu. Plaklarından, bizim Grundig’den, sonraları YouTube’da gösterilen belgesellerinden dinleyebildim. Benden başka dinleyicilerin olduğu topluluklarda bir şey dikkatimi çekti; mesela Allı turnam´da ‘kırıldı kolum, tutmuyor elim turnalar’ diye çığırıyor o bas bariton sesiyle, hüzünlü bir türkü. Ama Ruhi Su’yu dinleyen insanların yüzünde hep bir tebessüm var. Günlerce yağan kardan sonra açan güneş gibi… İnsana umut veren… Fışkıran bahar dalı gibi… Dayan ha yüreğim dayan… Halkları kardeş eden bir kollektif tebessüm. Mühürlenmiş aklıma, unutmuyorum. 

Kaynakça:  

  1. Murat Meriç, Kültür Servisi, Özlediğimiz Ruhi Su, https://www.kulturservisi.com/p/ozledigimiz-ruhi-su
  2. Pirha, Sanatçı Sümeyra Çakır’ın 70. Doğum Günü Kutlanıyor, https://www.pirha.net/sumeyra-cakirin-70inci-dogum-gunu-kutlaniyor-64946.html/08/06/2017/
  3. Ruhi Su: Yüzyıllık Öykü, Füsun Akatlı, Biabag Cumartesi, https://m.bianet.org/biamag/sanat/138467-ruhi-su-yuzyillik-oyku
  4. 27 Şubat 1982; Barış Derneği´nin 44 yöneticisi tutuklandı/ marksist.org
  5. Ertuğrul Mavioğlu, Apoletli Adalet, İthaki Yayınları 
  6. Adı Geçen Kişiler: Güler Akverdi, Ceyhun ve Zeki Şirikçi, Bilge ve Tuğrul Çelik, Gültekin Bilgen, Nurten ve Tahir Akay. Abdurrazzak Er, nam-ı diğer Abdefendi Dayı/ Emmi, Kani Karaca’nın Adana’daki ilk makam hocası. 

Kolyeme Dokundum

Standard

I. Kolyenin Hikayesi

Bütün günümü içinde mutfağı da olan salonda geçiririm. Orada yemek yapar, ders verir, misafir ağırlar, kitap okur, yazı yazar, kedimi severim. Pencere önlerinde, içerde, çeşit çeşit bitkilerim, duvarlarda sık aralıklarla resimlerim var. Bir duvar boydan boya aynalarla kaplı, aklınıza gelen her formda, yuvarlak, kare, dikdörtgen. Evimi severim. Belki gelenleri rahatsız da edebilen bir dağınıklığı var. Şöyle bir bakınca intizamlı ve temiz ama bir kez daha bakınca dağınık bir ev. 
Ortada büyük bir sehpa. Özelliği koleksiyon masası olması. Ceviz, masif, üstü çıkabilen camlı, içine minik minik kareler oyulmuş, her birinde hayatımın binbir zamanında alınmış, verilmiş, hediye edilmiş bir obje duruyor, bazen yer değiştiriyorlar. Annemin Hicaz’dan getirdiği ufacık pirinç bir tasın içinde kırmızı taşlı bir yüzük mesela, ona kitap yolladığım için bana bunu hediye etmek isteyen küçük kız, öğretmeninin her öğrenciye aynı cümlelerle yazdırdığı mektubun zarfına koyup yollamış. Yine annemin gelin tacı. Oyalar, renkli taşlar, belki çoğu insanın para verip almayacağı minicik şeyler. Objelerimle aramızda hikayeler var, her birinin içinde birden çok can var.  Bir tür tapınak burası. Benim tapınağım. 
Pazartesi ev temizlendi. Camı bir bıçak desteğiyle kaldırdık, içini bir güzel sildik, cilaladık. Sonra canımın istediği gibi yerleştirmeye başladım objeleri. Cunda’daki ufak bir eskici dükkanından yıllar önce aldığım birer şeyler var, şey demekten başka ad bulamadım, küpeye benzer, gümüş değil ama çok artistik şeyler, içlerinden bir tanesi de bir kolye. Onu kare oyuklardan birine yerleştirdim. Sonra, sanki ilk kez görüyormuş gibi bakarak elime aldım. Kırmızı taşlarla çerçevelenmiş dikdörtgen bir kutu var kolyenin ucunda. Elimle, gözümle, kutuyu açacak bir klips aradım. Yok. Lehimlenmiş. Bu lehimli kutucuğun içinde ne var? Minicik harflerle yazılmış bir Kuran-ı Kerim olmayacağı kesin, Giritli bir geçmişi olması mümkün. Bir aşığın sevgilisine iyi dilekler yazdığı aşk mektubu mu? Sana kavuşacak kadar cesur olamadım ama işte aşkımı bu kapalı kutunun içine lehimliyorum ey sevgili diyen bir itiraf mı? Belki de aklıma gelmeyen başka bir şey saklı içinde. Açabilirim, bunu açabilecek becerikli bir usta bulabilirim ama yapmamaya, onu koleksiyon masamın içine koymayıp, ara sıra boynuma takmaya karar veriyorum. 


II. Bir Tiyatro Gününün Hikayesi

Bugün öğleden sonra kadim dostum Altan’la Haldun Taner Tiyatrosu’nda buluştuk. Evden çıkarken siyah bir pantolon ve ceket giydim. Törensel bir halde kolyeyi taktım. Bu kolye bana uğur getirecek, buna çok inanıyorum. Vapura bindim, genç bir kadının yan flütle çaldığı üç eseri dinledim, çok güzeldi, kolyeme dokundum. Oyunu izledik. Çıkışta Altan oyunculardan Derya Yıldırım’la arkadaş olduklarını söyleyince, hadi tebrik edelim dedik, oyuncunun yanına gittik. Övgü sözcüklerinden sonra ben, kulis, sahne gerisi ne büyüleyici bir yerdir, ahhh deyince, Derya o ahh’ı tuttu, hadi kalkın sizi gezdireyim dedi. Önce kulise, o her bir yanı ampüllerle çevrili aynanın olduğu odaya girdik. Birden aynada, ‘bir şiirin dizeleri hızla kayan bir altyazı gibi geçip gitti önümden’, bir tek kiraz çiçeklerini okuyabildim. Sonra sahne gerisinden, siyah perdelerin arasından sahneye doğru…


III. Avcı Karkap’ın Hikayesi 
Ankara’da üniversiteye başladığım yıl ülkenin bazı illerinde sıkıyönetim vardı, 1979. Gazi Eğitim Fakültesi ve yurt kayıdına annemle gittik, beni bana emanet edip Adana’ya döndü. Dersler benim için kolaydı. Konservatuvara dışardan bitirme öğrencisi olarak kayıt yaptırdım, bu o yıllarda mümkündü. İkinci yılımda 12 Eylül oldu. Bir tanıdıktan Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) oyuncu olarak yetiştirmek üzere kursiyer sınavı açtığını duydum. Gidip başvurdum. Sınava giren seksen dokuz aday vardı. İlk gün, yüzüm gözüm gayet renksiz gidip sıramı bekledim, ben ertesi günkü seçmelere kalmıştım. O gece bir arkadaşım, neden böyle renksizsin, hani makyaj?  Tiyatro renktir, öyle gitme yarın dedi. Bir güzel süslendim. Sıra bana geldi. Sahneye çıktım. Karşımdaki koltuklarda, Rutkay Aziz, Şener Kökkaya, Altan Erkekli, Işık Yenersu, Meral Niron gibi Türkiye’nin bu işteki dama taşları oturuyor. Kendimi tanıtmamı istediler. Eh, artık dilimin döndüğünce. Konservatuvarlı olmam onları etkilemişti ama kim değildi ki? Bir iki durum belirlediler, sana top attım, tuttun, eyvah bu bir bomba gibi durumları oynamamı istediler. Bence iyi yapamadım. Sonra Rutkay Aziz, peki dedi, o büyülü, sisli sesiyle, bize ne hazırladın, oyna bakalım Gazili. 
Ben bir şey hazırlamadım ki. Bundan haberim bile yoktu. Ama olumsuz giriş yaparsam kaybedeceğimi sezdim. Avcı Karkap’ın hikayesinden bir bölüm cevabını verdim. Bir süre önce oyunculukla uğraşan bir arkadaşım bu bölümü sadece bana özel oynamıştı, ev olarak kullandığı bir ofiste gecelediğimiz bir zamanda. O oynarken büyülenmiş gibi izlemiştim. Gece uyumadan önce, yorganın altında, gözlerim kapalı sahneye çıkar, Avcı Karkap olurdum. Rutkay Aziz, hadi bakalım, başla deyince, arkadaşım ne yaptıysa, aklımda ne kaldıysa, Allah ne verdiyse oynadım. Sol dizimi yere dayayıp, Rutkay Hocanın gözüne baktım, alnının ortasına nişan aldım,  avımı vurarak oyunu tamamladım. 
Kazananlar listesinde adım ikinci sırada yazıyordu, ilki Altan Gördüm. Adımı görünce, insan olmaktan çıktım, sığırcık, kızılgerdan, önü benekli, kar baykuşu; öyle bir canlı oldum. Artık çok disiplinli günler başlamıştı. Gündüz vakti okulum, sonrasında AST, her biri birbirinden değerli hocalardan alınan dersler, uygulamalar, müzik ve felsefe dersleri dahil. Cumartesi ve Pazar günleri sabahın köründe uyanıyor, yurtta yaptığım sıkı bir kahvaltı sonrasında yürüyerek tiyatroya gidiyordum, adımlarım her zamanki beni solluyordu. Yaşam coşkusu, enerji ve mutluluk doluydum, evet dünyada değiştirilmesi gereken çok şey vardı ama işte sanat ve aralarında bulunduğum insanlar coşkun çağlayanlar gibi akıp umut serpiştiriyorlardı. En çok Rutkay hocanın ve Işık hocanın derslerini seviyordum, bir de kulisi. Meral Niron’un makyajını yaptığı aynaya içinde kiraz çiçekleri geçen bir şiir rujla yazılmıştı. Diksiyon derslerinde dilimde alışageldiğim bir yanlış düzeliyor, göğüs ve diyafram kullanmayı, nefesi doğru almayı, sesi yüksek çıkarmayı öğreniyordum. Ortam müthiş güzeldi. Gencecik öğrenciler, hepsinin kalbi tiyatro diye çarpıyor ve onların arasında olmayı hak etmiş on sekizlik bir genç kalp de benim, ne güzel, olmak istediğim yerdeyim. Dersler, tiyatroda oyun ve prova olmayan saatlere göre ayarlanıyordu. Burada geçirdiğim zaman okul derslerimi olumsuz etkilemekten çok uzaktı, depoda bana üç yıl yetecek İngilizce bilgisi vardı. 
Bu olağanüstü mutluluğumu ailemle paylaştım, daha ilk günden. Sevgili kızları, dördüncü sınıftayken sahneye çıkıp kendine göre rüştünü ispatlamış kızları şimdi ülkenin en önemli özel tiyatrolarından birine kabul edilmişti, sevinsinler. 
Bir ay kadar sonra, kız yurdunun her köşesinden duyulan anons beni çağırdı, telefonum var. Annem, bak kızım, şimdi sana babanla aldığımız bir kararı açıklayacağım, yalnız tepki gösterme, dinle beni, dedi. 


IV. Bir Şiirin Dizeleri Hızla Kayan Bir Altyazı Gibi Geçip Gitti Önümden 
Sahne arkasındaki siyah perdelerin arasında durdum. Yerden tavana boydan boya gerilmiş perdelere baktım. Bu kara boşluğun uzandığı salonda, az sonra giriş yapacak oyuncuyu bekleyen yüz elli kadar kalp çarpıyor, üç yüz kadar göz görmeyi bekliyor. 
Sahneye yürüdüm, bir kez döndüm, kollarımı havaya kaldırdım. Orta yerde duran iskemleye oturdum. 
Annemin telefonuyla önümdeki tiyatro kapısı kapatıldı. 12 Eylül’ün yarattığı korku insanları çiğnedi, ezdi, hikayelerimizi bir romanın çevrilen sayfasındaki kesme işaretinin devamı gelmeyen hecesi gibi boşlukta bıraktı. Çevrilen sayfada önceki hayallere son veren ve insanın içini acıtan başka bir şey başladı. Kavgası hiç bitmedi. Annem ve babam hissettikleri korkuda haklı olabilirler. Babam haklılığını pekiştirmek için “sen Juliet olamazsın,” dedi. Annem, sonraki yıllarda oğullarımın oyunculukla haşır neşir olmasını vurgulayıp, “bak bak için açılsın,” dedi. Bitmeyen kavga büyüyünce, “Eee, çok istiyorsan yapsaydın,” dedi. “Neyse bari, bir tiyatrocunun gelini oldun,” diyenler oldu. Oğullarımın sinema ve tiyatroda yaptıkları güzel şeyleri dede ve hala geniyle doğrudan bağlayanları sessiz sessiz dinledim. Böyle sözlerin söylendiği anlar insanda bir filmin yüze odaklanmış fotoğrafı olarak kalıyor. Ön üst dişleri ayrık kocaman gülen bir ağız, bir iç çekiş, meydan okuyan bir çene kaldırış kalıyor. 
Bir şiirin dizeleri hızla kayan bir altyazı gibi geçip gitti önümden. Aklımda kiraz çiçekleri, bir sığırcık, bir kızılgerdan, bir önü benekli, bir kar baykuşu kaldı, onu da elimde şarap ya da kahve, yeni tanıştığım insanlara anlatıp durdum.
Kırmızı taşlarla çevrelenmiş, kapağı lehimli kolyeyi sanki ilk kez görüyormuş gibi bakarak elime aldığım an sözcükler kanat kırpmaya başladı. 

Saniye Akay Demirel

Beyaz İplik

Standard


Beyaz bir iplikten Hanımelli Köyü’ne… İki gömleğin üst düğmesi kopmuş, ütü yaparken fark ettim. Tam o sırada dikersem diktim, sonra unuturum. Baktım, dikiş kutumda beyaz iplik kalmamış. Gömlekleri astım. Ve bu böyle aylarca sürdü. Büyük marketlerde takım halinde satılıyor makaralar, her renk. Oysa benim buna ihtiyacım yok. Etrafımızda tek bir tuhafiye dükkanı da yok. Bugün tiyatro dönüşü aklıma koydum, bir yerlerden alacağım. 
Nişantaş’ın arka sokaklarında yürürken önü süpürge, kova, deterjan, turşu kavanozu ve buna benzer binbir şeyle dolu bir dükkanın kapısını açtım. Zor ihtimal ama sormaktan ne çıkar? Bu sokak, kentin en lüks hastanesinin ve pastanelerinin olduğu eski bir İstanbul sokağıdır. Dükkanın camından içeriye bakınca oturan biri olup olmadığı görünmüyor. Dükkan sahibinin oturduğunu zannettiğim sandalyenin önünde bir masa var, üstü oturanın önüne bir perde çekilmiş halde ıvır zıvır ürünle dolu. 
Kararlıyım, kapıyı ittim. Yaşlıca bir kadın buyur bakalım dedi, hoş geldin. Bu ses tonunu tanırım. Severim böyle selamları. Odun ateşi etrafına sıralanmış meraklı dinleyicilere bir şeyler anlatacak bir masalcıyı müjdeler. İyi akşamlar ablacığım, acaba beyaz iplik bulunur mu senin dükkanda? Meğer bulunmaz mı demiş, ben o kadar ihtimal vermiyorum ki hay Allah yok demek dedim. Var var, gel bakalım. Beyaz makarayı çıkardı. Hadi almışken iki tane olsun. Başka bir ihtiyacın var mı? Şöyle bir döndüm dükkanda, neler var neler yok? Bilmem ki dedim. Sonra bende gezinip duran başka bir ihtiyacım ses oldu, fotoğraftaki beyin mi? Evet. Rahmetli herhalde. Dün-tam-on dokuz- sene oldu. Allah rahmet eylesin. Amin. O gidince sana kaldı işler demek. Mecburiyetten dedi, on iki yaşında oğlumla kaldım ortada. Er ölünce abi, gardaş el olur. El olur. Onun kardeşleri de öyle. Baktım, çare yok, gelip oturdum dükkana. Dükkan aynı ama o zaman bizim işimiz manavlıktı. Bak sana bir şey diyeyim, elini yanındaki sandalyeye uzattı, otur diye işaret etti, oturdum. Bu koskoca dünyada esnaf arasında en meşakkatli işi manavlar yapar. Gece saat üçte kalkıp hale giderler. Mecbursun. Taze meyve sebze halden alınır, geç kalırsan bulamazsın. Marketten bir kilo domates bile almam. Niye? Manavlara duyduğum saygı var. Kaç lira derlerse o fiyattan alacaksın, manavla pazarlık olmaz. 
Vay be ablacığım dedim, bilmezdim, demek gecenin bir yarısı hale giderler, ha? 
Evet. Bir iki ben de gitmeyi denedim. Ama o zamanlar genç bir kadındım. Sağdan soldan olmaz dediler. Ben de çekindim açıkcası. Fakat ne yapacağım? Nasıl geçineceğim, nerden bir geçim kapısı bulacağım, çaresiz kaldım. Bir doktor hanım vardı, Ferda Hanım. Teşvikiye Hastanesi vardı o zamanlar, orada doktor. Gayrimüslüm idi galiba, hani var ya. Baktım kadın her akşam üzeri benim manava geliyor, bir şeyler alacak. Dikkatimi çekti, meyvenin sebzenin en döküntüsünü, en ele alınmayacağını dolduruyor torbasına. Dedim, doktor hanım, neden çürüğü çarığı seçiyorsun? Dedi, ben bunları almazsam, kim alacak? Derin bir iç çekti abla. Dünyada iyi insan çok. Amma, kötü insan da çok. Bana iyisi rastladı. Ben dedi, senin rahmetli beyinden hep alışveriş ederdim. Hatta cenazesine de katıldım. Çok erken gitti. He, dedim, daha kırk sekiz yoktu, kalp işte. Şimdi senin, dedi, bu manav dükkanını çevirebilmen için elimden ne gelirse onu yapmak istiyorum. Görüyor musun iyi insan ne? O bana böyle sarılınca, oturup derdimi anlattım. Hale gitmesi zor filan. O halde dedi, dükkanı sakın bırakma, bir daha bu kadar güzel yeri bulamazsın. Kadın doktor, okullar okumuş. Çok zorlanmadan satabileceğin şeyler sat, ne bileyim ben, süpürge, kova, deterjan gibi. İşte manav böylece bu dükkan oldu. 
Duvardaki kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. O kadar tanıdık bir yüzü var ki, belki 2000 yılı öncesi gördüysem bir Adana mandalinası, dayanamayıp almışlığım, bu huy bende olduğuna göre kim bilir, konuştuğum olmuştur. 
Oldu amma, diye devam ediyor, olana kadar neler duydum… Misal, sen sabah kalkınca kardeşini görüyor musun? Yani, evlisin herhal, evet, evliysen kardeşini sabah göremezsin değil mi? Göremem. Pür dikkat dinliyorum. Peki kimi görürsün, mesela bu dükkanı açtın sabah, kimi görürsün? Komşu esnafı. Yaaa, komşuyu görürsün. Bu komşular, sağlı sollu, bana Allah’ın bir selamını vermediler. Maksatları dükkanı benden almak. Bu gördüğün bina hepten Fikriye Hanım’ın. Onu çıkarken görüyor ya bunlar, dükkanın yeri iyiden başlıyorlar, yok bir tanıdıkları varmış da, ona daha fiyakalı kiradan verilirmiş de, zaten ben kadın başımla yakında kepengi indirirmişim de, söylüyorlar. Bak şimdi dükkanın önü, girişi her yer eşya dolu. Niye bildin mi? Anladım galiba. Anlarsın ya! Onlar beni görmez, ben onları duyarım. Ne demiştim sana, dünyada iyi insan çok. Kötü insan da çok. Ama bu işte bu Fikriye Hanım iyilerden çıktı. Ne dedi onlara bil bakalım? Ne dedi? Meraktan çatlayacağım ama az soru, az yanıtla ablayı dinliyorum. Dedi bu kadının küçük bir çocuğu var, tek yavrusudur, Allah bağışlasın. O bana Hamit’in yadigârıdır. Kirasını düzenli ödüyor, beyi buraya gireli yıllar olmuş, onun hakkıdır. Çok iyi bir adamcağızdı, bir gün incitmedi beni, hep hürmet, hep kollama. Elimde bir ufacık paket görse aman Fikriye Hanım, senin taşıman olur mu? Alır elimden paketi yukarı çıkarır. 
Duvarda kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. 
Hamit’in hatırı var, ölsem başkasına vermem dedi. 
Şimdi ben bunu duydum ya, birdenbire dünya gözümde küçüldü, ben büyüdüm. Sen şu adamın bana bıraktığı mirasa bak! Hâl böyleyken, mecbur kaldım akıllı oldum. Şimdi mesela bazen biri girer, abla falanca senin telefonunu istiyor der. Bak dikkatli ol, ben ne derim? Ne dersin? Veremem, benim cep telefonum yok derim. Peki, neden böyle dersin? E o bana telefon açıp pril kaça diyecek, misal. Ben söylersem, o bir kuruş aşağıya satacak. Anladın mı? Anladım. Bazen de girer biri dükkana, şu kaç lira der, şu kadar derim, vay bilmem nerde daha ucuzmuş. Buyur git ordan al derim. Süpürgeye, kovaya, ütü masasına pazarlık mı yapılır? Neymiş, emekliymiş, peki bu sokakta hangi aylıkla oturuyorsun demezler mi adama? Sonra sen emekliysen, ben neyim? Bunu hiç düşündün mü mesela? 
Duvarda kırk yaşlarında, karayağız, temiz yüzlü adam sessiz sedasız duruyor. 
Bak şu adamın hasretini doya doya yaşamadım, yasını bile tutamadım, evde bir çorba kaynayacak, kendimden vaz geçtim, oğlana sırt baş alınacak, okula gidecek. Ama o emekli bunu düşünmez. Gitsin başka yerden alsın, bir kuruş indirmem. 
Ablacığım, çok esaslı kadınsın ne yalan söyleyeyim, nerelisin sen? 
Elazığlıyım. Bir çığlık halinde, böyle sevinçli, yahu benim de büyükdedem Elazığlı deyiverdim. Bu coğrafi konularda Katolikler gibiyimdir, onlar karşılaştıkları insanların ne yapıp edip katolik olup olmadıklarını öğrenirlermiş, iki kitapta okumuştum. Biz Harputluymuşuz dedim. Hanımelli köyünden mi yoksa, bak bir de akraba çıkalım ki! Valla, köyü bilemem. Büyükdedemiz, yani 1850’lerde filan doğmuş bir adam, kalkıp Adana’ya gelmiş, kaçmış esasında. Hımmm, acaba sürgün mü? Abla politik olarak da donanımlı. Valla büyüklerin anlattığına göre bir kan davası pisliği varmış, bildiğimiz bu kadar, gelmiş ve dönmemiş hiç. Orada kendine bir hayat kurmuş, işte kuşaktan kuşağa bizler doğmuşuz. Varlıklı bir ailenin oğluymuş. Malına mülküne, anasına babasına dönmediğine göre… Lâfı ağzıma tıkadı. Bak şimdi, orada iki türlü Kürt var, biri Hanefi biri Şafii, bu kan davası işleri filan Şafii’lerde olur, ben bilirsem, senin deden Şafiymiş. Valla ablacım, ben bunları bilemem, esasında kim neymiş, beni de ilgilendirmiyor. Hiç kimse ağaç kovuğundan çıkmış değil. Ohh, içim rahatladı.  Rahmetli Büyükannemin soy sop işi ortaya atılınca hep söylediği lafı söyledim. Bak bu dediğin doğruuu. 
Peki oğlun dükkanla ilgilenmiyor mu? Çok şükür, işi var gücü var. Evlendi. İki de torunum var, ellerinden öper. Ben evde oturup ne yapacağım? Kalkıp geliyorum dükkana. İşte böyle senin gibi biri geliyor, konuşuyoruz. İnsan insanın ağını alır kızım, adın ne senin? Saniye. Ha, öyle mi? Siz Hanefisiniz o halde. Şafii’lerin adı, böyle ne deyim, çiçek adları gibidir, güneşin doğuşu, küçük ateşçikler, bak dinle, çağlayarak akan sel, sen hiç böyle isimler duydun muydu? Yok, seninkilerin durumu başka, biz bilmeyiz artık neyse. Amma, akıllarına bir kıza Saniye adı koymak gelmez. 
Açıkcası ne diyeceğim, bilemedim. Şeker gibi bir kadın adım ve ailem hakkında yorumlarını dillendiriyor, bende bir hatıra bırakmak isteyerek mücadelesini anlatıyor, eh bana da teşekkür edip, izin istemek düşer. 
Sizi tanıdığım için çok sevindim, buralara yolum düştükçe uğrar, bir selam veririm ablacığım, kendinize iyi bakın diyerek dükkandan çıktım. 
Vay be, ne dükkanmış! Bir beyaz iplik almak için gelmiştik! 
Saniye Akay Demirel 

Kız Kaçtı

Standard

Nişanlandık, ben Adanalı, nişanlım Karadenizli, anne Arhavi, baba Trabzon. Yıllar önce dede Zonguldak’a yerleşmiş. Bir kısmı yeni aileler kurarak Ankara’da yaşamış, benim kayın ailem dahil. Ancak ailenin amcaları, halaları, pek çok kuzen hâlâ Zonguldak’ta yaşıyor. Gel seni bizimkilerle tanıştırayım dedi Hasan, gittik. Büyük bir arazide herkesin ayrı bir yuvası var, bahçeli, çiçekli, ağaçlı, kümesli, sofralarında kara lahanalı, kocaman kahkahalı bu sıcak insanlar gündelik hayatı birarada geçiriyor, kimin evinde oturursanız oturun, diğer tarafa gitmek için ‘öteye gidelim,’ diyorlar, bu bana değişik geliyor, ama çaktırmıyorum, hadi öteye diyerek duruma ısınıyorum.

Sabah güzel bir güne uyanıyoruz, kahvaltı, çaylar derken, ailenin en büyüğü olan kayınbabam, annemiz, amcalar, yenge ve halalar, kocaman olmuş çocuklar sohbete başlıyoruz. Birisi, yaaa bir yıl fındık ne iyi olmuştu, çok bereketliydi o yıl, ne zamandı, deyince, amca oğlu ‘bizim Zeynep’in Şenol’a kaçtığı yıldı’ diyor. Bir yandan gömleğini pantolonunun içine sokuşturuyor, bir yandan ağzı yamuk gülüyor. O bunu der demez, bir kahkaha, bir kıyamet, nasıl gülüyorlar, kızları Zeynep’in kaçma senaryosu bütün inceliğiyle anlatılıyor. Çarşafları sıkıca birbirine bağlamış, hop aşağıda. Daha sonraki yıllarda ikinci kız da kocaya kaçmış. Onun arkasından en çok ilk kaçan kız def çalmış, iyi mi? Kahkahalar. Sesleri gökyüzüne uçuyor.

Çok eğlenceli bir yerdeyiz, burası Karadeniz.

Şimdiki zaman. Taksiye atladım, saat 17:45, Zincirlikuyu’dan Levent yönüne on dakikada geçtik geçtik, aksi halde 45 dakikamız trafikte gider, saat 18.00 çıkışının servisleri zincir olmuş, yolcusunu bekliyor. Şoförle muhabbetimiz böyle başladı, çalışan kadın olmak zor be kardeşim. Onun eşi çalışmıyormuş. Yetişkin üç kızı var, büyüğü evli, ikinci tıp öğrencisi ve bir bomba, üçüncü kız futbolcu. Son iki kızdan gururla bahseden adamın evli kızı için sessizliği içimdeki yaramaz beni öne itti, evli kızınız mutludur inşallah, damat ne iş yapıyor, geçimleri iyi mi? Ben görüşmüyorum dedi, bir oğlanı sevdi, kaçtı, yedi yıldır görmüyorum.

Bir insan, sadece on on beş dakika muhabbet edeceği ve bir kez daha görme ihtimali neredeyse hiç olan bir insana hayatından bir sırrı veriyorsa, başka bir akıldan, bir yürekten yara saracak sözler bekliyor demektir.

Çok uzatmışsın kardeşim, sen babasın, büyüksün, affetmek sana düşer sözcüklerini pamuğa dökülmüş oksijen olarak yaranın üzerine bastırdım. Sıra, eğer doktorlar hâlâ öyle yapıyorsa, tentürdiyota geldi. Ben daha bu hamleyi yapmadan o, çok zoruma gitti, dedi, biz onu okutmak istiyorduk, o evlilik diye tutturdu, vermeyince kaçtı, affedemiyorum. İyi de, Allah korusun, yarın bir derdi olsa, hastalansa, gitmeyecek misin, mecbur giderim, e o halde niye böyle olsun ki, söyle hanımına, bir akşam gelsinler, zaten hanımın görüşüyordur, yok dese de görüşüyordur, öyle mi? Evet, görüşüyormuş. Gelsinler bir gece, kalkıp ayağa karşıla, zaten kızına elini uzatınca, boynuna sarılıp ağlayacak, sen de ağlayacaksın, sarıl ve ağla biraz, damat da öpsün elini, sen o sırada biraz tutuk olursun ama hadi yemeğe buyrun deyince ortalık ısınır. Hanım da bir mercimek çorbası yapsın, yaprak sarması filan, çok güzel olmuş, eline sağlık dersin, havadan sudan konuşursunuz, işler nasıl filan. Torunu kucağına alıp seversin. Olur gider be kardeşim. Aksi halde sen her gece bu dertle uyuyup, bu dertle uyanacaksın, onulmaz derde kalacaksın, kızın da öyle. Bu barışmayı ölüm döşeğine bırakmak çok yazık çok.

Ben konuşuyorum. O sessiz sessiz beni dinliyor.

Evin önüne geldik, aksilik bu ya, bozuk bir liram çıkmadı. Taksiden inerken, ben sana tüm para vereyim bari deyince, arkasına döndü, senin canın sağ olsun be ablam dedi, gözleri nemli, bir de ne göreyim, gözünde bir sofra, baş köşede bizzat kendisi, kaçan kız, damat, karısı, tıp öğrencisi kız, futbolcu kız, torun, oturmuş mercimek çorbası içiyorlar, çorbanın üstünden tüten buhar adamın gözlerini nemlendirmiş.

Kır bir de soğan, hayatı basit yerinden tut, sesin gökyüzüne uçsun.

Yaa Dedim İçimden

Standard

Yaa Dedim İçimden

Olduğu gibi yazdım. Keşke dilinden duyabilseydiniz, şerbet gibi mübarek.

Anlatıcı, Taksici Ali, Amasyalı.

“Köyden geldim taksiciliğe başladım. Bizim maddi durum da biraz zayıf biliyor musun. Bende bir mide ağrısı var, zati çocukluğumdan beri beni bu ağrı öldürüyor. Bir gün bu Sarıkonaklar’dan, bindi bir adam, yaşlı bir adam, çocuğum Şişli’ye gideceğiz dedi. Şimdi geldik Akmerkez’in önüne, trafik çok problem, adamı arabadan atmak istiyorum, tamam mı, götürmek istemiyorum, içimden. Dedi ki, ben sana yolu tarif edeyim, dedi, sen dedi, git dedi, ya dedim, amca dedim, bana ne yolu tarif edeceğin, dedim, ya ben yolu bilmez adam mıyım, heeee, trafik çok sıkışık, istersen in dedim, ha burdan, dedim, şu yandan bir arabaya bin.

Midem bir ağrıyor, sızısından böyle ölüyorum, bir eczane bulsam da bir ilaç alsam diye düşünüyorum. Lan ne yapiim? Adamcağız çok efendi davrandı, yavrum dedi, senin bir şeye canın sıkılıyor dedi, bir sıkıntın mı var dedi, heeee, adam öyle bir şeyli davrandı ki bu kez ben yaptığım hakaretten dolayı kendim utandım. Hakaret etmedim de, ben yolu bilirim filan gibi şeyinden, heee. Ya amca dedim, midem bir ağrıyor ki, acısından sızısından, dedim bildiğin gibi değil. Dedi ben dedi doktorum dedi, sana dedi, gereken yardımı yaparım ben dedi, ya dedim o zaman doktorsan, hemen bi tene de o bizim Akatlar’ın köşede eczane vardı, çektim, dedim o zaman bir ilaç yaz da, bir ilaç içim de dedim, rahatlayım biraz. Dedi ilaçla olmaz, ofisime gidelim dedi, ofisimde dedi, ben sana yardımcı olacam. Dedim amca benim param neyim yok, bi de dedim fazla muayene parası filan çıkarma bize, yok dedi, para dedi, sorun değil dedi, sen gel dedi. Şimdi götürdük adamı, yazdığının fazlasıyla bize parasını verdi, indi. Dedi, şuraya park et. Lan bir tur attım, yaaa dedim bırakkk dedim, şimdi bir de bize dedim, hesap çıkartır. O sırada bi dene araba önümde kıvırdı, kıvırır kıvırmaz, en azından dedim bir ilaç verir, girim bakalım dedim, deneyim.

Arabayı neyse park ettim, çıktım, Selamınaleyküm. Aleykümselam. Dedi, gel otur. Sekreteri midir, bir kıza, kızım dedi şu addaki ilacı getir. Bunu dedi, iççç, ama dedi, bu dedi çözüm değil, bunu dedi, şimdilik dedi, iç, sana ben dedi bir kağıt yazacam, Çapa’ya gideceksin, gerekli tedaviyi yapacaklar. İyi dedim ben de. Neyse kağıdı yazdı bize, lan ilacı içtim, ama ben bu mide ağrısını çoktandır çekiyorum, kaç milyar para istediler, parasızlıktan amaliyat da olamıyorum, şart dediler, neyse, sabahleyin bir şeyler yemeden git dedi, işte purofösör bir bayanın ismini yazdı, ismini hatırlayamıyorum, buna git dedi, bunu göstert, bu kağıdı dedi, sana gerekli tedaviyi yaparlar dedi, sabahleyin erkenden git dedi. Neyse geldim, ya dedim durakta, o zaman Akatlar’da çalışıyom, bizim durakta Pala Amca diye biri varr, heee, yaşlı bir amca, dedim ya Pala Amca bu Gaya Çilingiroğlu kim, ya dedim, böyle böyle, bana bir kağıt yazdı, sen dedi bedava muayene olacaksın. Dedi ya, dedi, o Çapa’nın dedi, şeyi dedi, purofösörü. Deme ya dedim, dedi git oğlum, sana dedi bir şans doğmuş, git dedi, değerlendir.

Neyse dedim, zabah oldu, gidiim dedim, canım burnuma geliyor, her gün ölmekten dirilmekten, neyse gittim. Orda sabahleyin bütün doktorlar toplanmışlar, erkenden, bu bayan dedim, ismi gösterdim, o dedi purofesörümüzdür, talimat veriyor şimdi, bekle dedi, işi bitsin dedi. Neyse, işini bitirdi, kağıdı verdik, gel dedi, çocuğum dedi, gittik oraya, hemen ordan bi tene hemşiranım çağırdı, bunun dedi gereken tedavisini yapın dedi, neyse aldılar beni bir yere götürdüler, dediler yat. Ağzıma bir hortum dayadılar, bayılmışım. Bir ayıkdım, bakdım ağzımdan gan geliyor, sigara kağıdı kadar kalmış deri, çibanmış, hortumu koyunca patladı midemde, neyse ağzıma bir şeyler veriyorlar, ben istifra ettim, kendime geldim, dediler ya oğlum sen dediler, bu zamana gadar nasıl dayandın, sen dediler, ölümle boğuşuyormuşun, sen dediler allahtan gelmişin, bak gelmesem ölecem haa, mide ganamasından, heee. Neyse, bize gereken tedaviyi yaptılar, ilaçlar filan yazdılar, demişti ki ilaçlarını da yazdır, bana gel. Dedi mutlaka dedi, doktordan sonra bana uğra dedi. Vardım. Ondan sonra, dedim hocam böyle böyle, hemen gönderdi ilaçlarımı da aldırdı, dedi ki sen dedi bunları iççç, ondan sonra dedi, seni bir daha kontrola göndereceğim. Ben ilaçları içtim, on beş günde anadandoğma gibi oldum. Benden üç milyar para istediler o zaman, sülalemi satsam bulamıyorum, büyük para o zaman amaliyat parası, neyse, adam bize bir iyilik yapdı, Allah senden razı olsun dedim, bak karşımıza nasıl çıkarttı.

Gün oldu harman oldu, adamla karşılaştık, dedim abi böyle böyle gittim memlekete, bir şeyler aldık dedim, bal getirdim, Amasyalıyık ya, bal, hee, elma getirdim, aradan deee iki sene geçmiş, gidim dedim adama bir teşekkür edimmm. Adam tanımadı bizi, dedim böyle böyle, niye zahmet ettin filan dedi. Diyelim ki 100 liraya aldıysam, adam bana 200 lira verdi, dedim almam. Almam dediysem de zorlan verdi parasını, (gülüyor), tamam mı, dedim hediye getirdim, yok dedi, bu da benden hediye dedi, yiyenlerime git bir şeyler al dedi.

Ya bi de duydum adam ölmüş, rahmetlik olmuş, bir üzüldüm, bir üzüldüm, sanki babam ölse o kadar üzülmem.

Aradan zaman geçti. Yine taksideyim, bir gün bayram günü, ya gidiyorum geliyorum, gısa mesafe alıyorum, herkes havaalanına gidiyor, ya diyorum benim gısmetsizliğim ne acaba ya diyorum. Zabah ezan oldu, herkes namaza gitti, ben duraktayım, bekliyorum, bir telefon çaldı. Telefon çaldı, neyse vardım oraya, bi tene yaşlı bir bayan, bindi, dedi ki oğlum dedi, Zincirlikuyu’ya gideceğim. Yaa dedim içimden, dedim Zincirliguyun batsın, hep beni mi buluyonuz bu işlerde, bayana içimden. Dedim gısmettir gidelim ya, en sonu. Vardık şeye, gelmişken bir dua da ben okuyim abla dedim, dedim benim babam da burda yatıyor, dedi babanız kim, ben tanır mıyım, dedim Gaya Çilingiroğlu. Allah Allah dedi, ben dedi hanımıyım. Gadın ağlamaya başladı.

Mezarına su döktüm, bi de dua okudum, dedim bak dünyanın hali nedir biliyor musun dedim bak böyle böyle, anlattım. O zaman 10 lira mı ne yazdı, dutmuş bana 80 lira para veriyor, o zaman havaalanı 20 yazıyor. Dedim abla istemez, öyle şey mi olur, dedi, al oğlum bu da benden bayram harçlığı.

Ulan dedim, bak ha, rahmetlik beni dedim, bu gadarrr iyiliğine garşı, mübarek bayram günü mezarına çağırıyor. Vallahi böyle bak. Lan abla Allah belamı versin böyle bak, heeee.”

Tam Arkasını Dönmüş Gidecek

Standard

İki arkadaş trene bindik. Daha doğrusu, benim ay nasıl yapacağız paniğime aldırmayan arkadaşım sayesinde trene binebildik.

Yolculuk fikri benden patladı, meydanda, buz gibi havada, içimizi ısıtmak için Irish coffee içerken. Zevkine, dünyayı yorumlayışına çok güvendiğim, çok hayran olduğum Ayşen Teyzem, aman Nanişcim, Prag’a gidiyorsun madem, atla bir trene, bir buçuk saat sonra Dresden’desin, Adana Mersin gibi bir şey, kaçırma bu fırsatı demişti, o önerinin peşine düşmek istedim. Bazen çok cesur bazen çok korkağımdır, istasyonda korkak yanım tuttu. Sonra o iki genç kadını gördük, taaaa Kanada’dan düşüp yollara oralara gelmişler, nasıl rahatlar, iki çift lafla bir de on yedi yaşında olduklarını öğrenince koca kadın, kendimden utandım, zaten yoldaşım Sevgin’in onlardan geri kalır yanı yok, cesur kadındır.

İstasyona vardık, trene bindik. Yol boyunca gördüğümüz manzara eşsizmiş gibi geldi bana ama esasında insanın ara sıra hissettiği bir özgürlük duygusu bu, bir parça da bir hayali gerçekleştirme duygusu, o kırlar, o ağaçlar, o kuşlar, baktığım ve gördüğüm her şeye son kez bakma duygusu veren her şey, hoşça kal tatlı ağaç, bu seni son görüşüm.

Dresden istasyonunda indik. İndik ve çıkışa doğru yürüdük. Hiç bilmediğiniz bir yere varmak insana ne hissettirirse o haldeyiz, nereye doğru yürüyeceğiz, bu yer kaç metrekaredir, neyle gezilir, metro mu, otobüs mü, ne, hiç bilmiyoruz.

Sonra o sesi duydum. Bir kadın sesi. Her hangi bir kadın sesi değil, Türkçe konuşan bir kadın sesi, cepten biriyle konuşuyor. Ben de hâlâ korkuyorum demek ki.

Duralım biraz dedim arkadaşıma. Konuşmanın bitmesini bekledik.

Merhabalar kardeşim dedim. Biz buraya bir gün için geldik, ama tanımadığımız bir yer, acaba rica etsem, nedir, nereyi nasıl gezeriz, bizi bilgilendirir misiniz? Sizin Türkçe konuştuğunuzu duyunca birden arkalandım.

Adı Döne’ymiş. Bunu gelişen sohbetle öğrendik, daha adını öğrenmeden bize ilk kucağı açtı. Önce harita tarif etti, burası küçücük bir yer, şöyle bakın karşınıza, işte bu kadar, istasyondan çık, doğru yürü, git gidebildiğin kadar, işte bu kadar, yürüyün, taşıta gerek yok. Her yer müze ve galeri.

Tam teşekkür edip ayrılacağız, tam arkasını dönmüş gidecek, iki adım atmış, hopppp döndü, ya ben size bir şey deyim mi, şurada arabam var, atlayın, ben sizi galerilerin önünde bırakırım dedi.

Neden olmasın, birden korkmayan yanım öne çıktı, atladık.

Karnınız aç mı dedi, yok dedik, olmaz dedi. Benim burada döner dükkanım var, ona gidelim, önce bir dönerimizi tadın, gittik, ama sahiden tokuz, teşekkür edip keşfe başlayacağız.

Telefonunu verdi, olur a bana ihtiyacınız olursa diye numarasını verdi, kaydettim.

Çıkıp gezmeye, keşiflere başladık. En az iki kez aradı, ne haber kızlar?

Akşam 20:30 dönüş var, yine trenle, saat 18:00 gibi buluşalım dedi, bir Cafe tarif etti, gidip oturduk Sevgin’le. Biz yemek ve şarap istedik, bir süre sonra Döne Hanım geldi. Yemek ikram etmek istedik, tokmuş, geçmiş gün hatırlamıyorum, ama şarap ya da kahve içti.

Hesabı istedik, ödendi dedi garson. Aaa nası yani? Döne Hanım gülümsüyor.

Durup dururken aklıma düşer Döne Hanım, tombul, güler yüzlü Döne Hanım, yanağında gamzeler olan Döne Hanım. Dresden nere, Türkiye nere ama her şey bir yana, hayat bazen ne kadar güzel.

Tam arkasını dönmüş gidecek, iki adım atmış, hoppppp…

Ayşe Teyze Bize Geldi

Standard

Rengarenk orlonlardan, kafama göre takılarak işlediğim bir örtü var. Bir süredir işlemeye elim varmıyor, tam yine başlayacakken içimden bir ses, hop diyor, zavallı örtü oracıkta durup sahibinin paşa gönlünün gelmesini bekliyor. Tembellikten değil bu duruş, mola vermek de değil, insan bir şeyi işlerken güzel hayaller kurmalı, güzel şeyler düşünmeli, ondan. Bir kaç aydır, böyle bir esriklik vardı ruhumda, bir yorgunluk sanki.

Bugün evimizde bir bayram rüzgarı esti. Ayşe Teyze bize geldi, Ankara’dan gelince Hasan’a gitmeden olmaz der, Hasan onun eline doğmuş, teyzesi. Onlar geldiğinde ben son hazırlıklar için odamdaydım, daha üç saniye geçmeden, ‘Naniş yok muuuu?’ sesini duyunca sevindiğimi söyleyebilir miyim? Şaşırdığımdan değil, şaşırmadığımdan, onla benim aramda bir anne kız sevgisi olduğundan ve bunu bir kez daha duymanın tatlı sarhoşluğundan.

Biz kızlar, yemek için hazırlık yaparken o kanepenin üstüne yatıp biraz dinlendi. Üşüyünce üstüne işlemekte olduğum rengarenk tığ örtümü örttüm, örtüyle barışmak için ilk hareket, onu gidip gelip o renkli örtünün altında kestirir halde izlerken, artık örtüyü işlemeye devam edebileceğime dair bir güç bedenime yayılmaya başladı çünkü kontesim bir Matisse tablosu kadar güzeldi.

1921 yılında Rusya’nın Sohum adlı şehirde doğmuş Ayşe Teyze. Ondan iki yıl sonra da kayınvalidem Şükriye Hanım doğmuş. Anne ve babaları Arhavi’de evlenip Sohum’a taşınmışlar, Arhavililer, gerçek Laz. Annelerin adı Fatma, biz ona Nana deriz, deriz diyorsam gördüğümden değil, yıllar önce ölmüş ama o bizim için hep ‘oyyyy nanaçkimiiii’, Hasan’ın dilinden düşmez. Bugün Ayşe Teyze çokkkk eski bir hikayeyi anlattı, fakat anlatması da anlaması kadar zor bir hikaye, annesi Fatma doğduğunda bir komşu erkek çıkıp silah atıyor, pat pata pattttt, karısı adama niye silah sıktığını soruyor, komşunun bebeği oldu, ondan deyince, karısı, oğlan için silah atılır, onların kızı oldu diyor. Kocası, ben bu silahla o kızı oğlumla nişanladım diyor. Anlaşılması zor derken bunu kastediyorum, o adam ilerde Hasan’ın dedesi olacak olan Mustafafendi’nin babası, doğan kız Fatma ise Hasan’ın anneannesi, adamın müstakbel gelini. Kafalar karıştı mı? Karadenizliyi anlamak için bu ilişkilerin çok yıllar öncesine inmek gerekiyor. Nasıl bir akraba yakınlığı, muhabbeti, destek ve yardımı, kucaklaşması, bunu anlamak için hikayelerin kuşaklar öncesine vakıf olmak lazım, bir hikaye başlarken onun daha da öncesinde bir hikaye yatıyor. Kız dokuz yaşındayken nişan yapılıyor, on beşine gelince evleniyorlar, doğru Sohum’a, tütün tüccarlığına. Çocuklar orada doğuyor.

Ruslar Türk tebaada olanlara ya Rus ya da Türk, seç, Türkse git deyince Nana çocukları toplayıp bir gemiyle İstanbul’a yola çıkıyor, Şükriye Annem 14, Ayşe Teyze on altı yaşında ve ikisi de geride bıraktıkları hayat için hüngür hüngür ağlıyorlar, tam o sırada gemideki bir adam, kızlar niye ağlıyorsunuz ki, dünyanın en güzel şehrine gidiyorsunuz diyor. İstanbul. Şehre gelince Karaköy’de bir otele yerleşiyorlar, sabah uyandıklarında bir kalabalık, görülmemiş bir kalabalık akın akın yürüyor, ağlayanlar, acı içinde insanlar. Bizimkiler ne oluyor, neden insanlar ağlıyor deyince Atatürk öldü diyor birileri. Geldikleri gün böylece tarihe düşüyor, 10 Kasım 1938.

Bu hikayenin daha neleri neleri var, anlatırız belki bir gün.

İşte esen bayram rüzgarı deyince bunu demek istedim, Ayşe Teyze’nin anlattıklarıyla eskileri yad etmek, onların nefeslerinin evin içine yayılışını duyumsamak, arınmak, hiç kimsenin boşuna yaşamadığını bir kez daha anlamak, hayatın hatırlamaktan ibaret olduğunu bir kez daha anlamak, biricik anılara sarılıp hey gidi demek, çaydan bir yudum, sonra hayatın devam eden akışını bir üzüme asma dikmek üzere somutlaştırmak, keser nerde, testere var mı, tut şunun ucundan.

Bugün bize Ayşe Teyze geldi, bilmem esen rüzgarı anlatabildim mi?

Tam O Anda Yine Aklımda

Standard

Hiç olmadık anlarda geliyor aklıma. Bazen manavda elimi bir patlıcana uzatırken.

Yoğun bir iş gününde iki ders arası sıcak bir mercimek çorbasının ilk kaşığını yudumlarken bazen, ağzıma yayılan sıcaklığı hissettiğim anda, geliveriyor. Gözlerim bir noktaya sabit takılıp bir süre öylece kalıp duruyor.

Aynada yüzümü gözümü renklendirirken, gözlerim saçlarımın dibinde oluşan beyazlara iliştiğinde bazen, nereden, nasıl çıkıyor hiç bilmiyorum, geliveriyor.

Ne biçim bir şeyse bu, tam soğanını kavurmuşum kıymanın, tam karabiberi serpeceğim üzerine, birden aklıma geliveriyor. İç sesim onu bir- den ge-li-ve-ri-yor diye ağır ağır söylüyor, duyuyor musunuz, ama tuhaf bir biçimde aniden, çok hızlı, hop diye geliveriyor.

Ne sakin bir denize bakmayı dinliyor, ne şakır şakır yağan yağmuru, ne de sıradan bir akşam yemeğinde yediğim turpun katır kutur sesini dinleyişimi, hop diye aklıma düşüveriyor. Bazen biri hapşırıyor, ben çok yaşa diyorum, tam o anda, yine aklımda.

Onu çocukluğumun lades oyununa benzetiyorum, tavuğun v şeklindeki kemiğini kırıp lades oynayışımıza, aklımda, aklımda, aklımda.

Biz insanları,
ölüm ve umarsız dertler dışında, en çok kırgınlıklarımız çökertiyor. Karizmayı incitmemek için bedenimize yırtılmaz bir zar örüp boşverrrrrrlere sığınıyoruz, beni sevmeyeni ben hiç sevmem, beni anlamayanı umursamam, bunca yıl uğraştım, ona şunu yaptım, bunu yaptım, det ettim düt ettim, vefasızmış, hayırsızmış, anlamadıysa vız gelirrrr tırıssss gider diyoruz.

Ne vız geliyor, ne tırıs gidiyor, biz insanlar hayatımızdaki insanlara kırılmamızı çok önemsiyoruz.

Döşeğinin altındaki bezelyeyi fark eden Prenses’i çocukken dinlemeyi çok seviyordun, büyüdün, kocaman oldun ama masal aynı masal, sen bezelyeyi seviyorsun, fark ediyorsun, evet, belki çaktırmıyorsun ama olsun, olsun, varsın böyle olsun.

Yol

Standard

Sabırla okuyanlar için

Zamanını parasını ve enerjisini, sıra dışı bir şeyleri biriktirmek için harcayan bir kolleksiyoncuyum ben. Gerçek bir kolleksiyoncu, biriktirdiğim şeyi satamam, ondan uzaklaşamam, onsuz yaşamayı göze alamam, ayrılamam, eğer ayrılırsam kendimden çok önemli bir parçayı kaybedeceğime dair endişelerim vardır; tuhaf bir durum işte! Pul, ayna, saat, silah ya da nakış gibi şeyler değil biriktirdiğim, sonsuz bir kaynağım var, kendimi bildim bileli, ‘tanımadık insanlarla tanışıp muhabbet etme’ kolleksiyoncusuyum ben.

Hayatım olur olmadık yerlerde kendiliğimden tanıştığım insanlarla dolu; tanışmak için gayret sarfeden benim, tanıştıran yok, ortada tanıştırılacak bir durum da yok, tanışmak için bin insana sorsanız binbir kişinin bulabileceği bir neden de yok. İnsan tarifeli boğaz seferinde yanında oturduğu insanla konuşur mu? Hadi konuştu diyelim, telefon, e-posta filan alır mı? Ben alıyorum, sonra kimileriyle yazışılıyor, kimileriyle buluşuluyor, çoğunlukla da tak sepeti koluna herkes kendi YOLuna. İnsan otobüsü beklerken yanında duran yaşlı teyzeyle hoş beş etmeye başlayıp inşallah otobüs geç gelir de daha çok konuşuruz diye içinden geçirir mi, erken mi geldi, haydi ben de seninle bineyim bu otobüse, ordan giderim gideceğim yere der mi, otobüse binip yanyana oturarak koyu bir muhabbete girişir mi, bazen insanların sırlarını öğrenir mi, daha bitmedi- ki zaten bitmez benim YOLlardaki tanışma durumum, neredeyse her gün, bazen günde bir kaç defa, hiç mi olmadı, bindiğim taksinin şoförü ile muhabbete başlarım. Otobüste yan koltukta iki öğrenci konuşuyor, çocuklar birbirlerine hayallerini anlatıyor, mezun olunca biraz yurtdışı deneyimim olsun istiyorum abi, içimden ona kadar saymaya başlayıp üç deyince mevzuya dalarım; güya ona kadar sayacaktık, onu unuttuk, arkadaşlar Inter-rail denen bir tren var’dan başlayıp artık Allah ne verdiyse! Yakınlarım bana alıştılar ama yine de belki kulağıma küpe olur diye uyarmaları bitmiyor, birgün başına bir iş gelecek, sen herkesi kendin gibi mi sanıyorsun, hayır sanmıyorum aslında tam olarak da sanmadığım için tanışıyorum, e peki derdin ne, neyin peşindesin, masal peşindeyim, herkesin bir masalı var, hatta çok masalı var, onun peşindeyim, amannn be âlemsin valla…

Şimdiye kadar binlerce insanla konuştum, unutamadığım çok hikâye var, hangi birini anlatayım? Bindiğim taksinin şoförü Diyarbakırlı bir dengbej çıktı mesela. Yirmi beş dakikalık YOLun nasıl bittiğini anlamadım. Ağa kızı karısını nasıl kaçırdığını, yıllardır bu sevdayla nasıl tutuştuğunu bir anlattı, üste para verdim. Haketmiş, vermeyip ne yapacaksın?

Bir de kucağında bebeği, kahverengi çarşaf giymiş gencecik bir kadın vardı, yaşı yirmisinde yok, onu unutmadım. Orta okuldayken ailesi evlendirmiş, kocası kaynakçı. Hocası yalvarmış yakarmış yapmayın etmeyin diye diller dökmüş ailesine, bu kız okur demiş ama evliliği önleyememiş. Ben onla konuştuğum günlerde ne mi yapıyordu? Bebeğini uyutup Dostoyevski okuyordu. Pencereden dışarı bakıp, okumayı çok seviyorum abla dedi. Tekrar bana döndüğünde sol gözü seğirdi. Ayrılırken kartımı verdim, belki ararsın, bir şeylere ihtiyacın olur filan, aramadı. Onu bazen düşünüp beni aramasını hayal ederim. Belki kartım kaybolmuştur, belki de evindeki gizli bir köşede saklıyordur, çayımı şıngır şıngır karıştırırken, zaman zaman, bu ihtimali düşünmeyi severim. Ararsa mutlaka bir geceyarısı arar, abla beni hatırladın mı der, evet evet hatırladım canım noldu söyle derim. Belki kocası çarpıp kapıyı gitmiştir, belki onu dövmüştür, çocuğuyla soğuk bir geceyarısı sokağa atmıştır belki, kimbilir? Bir türlü hayatının bir yerine dokunabilmeyi düşlerim.

Konuşmaya başlamak için seçtiğim ilk sözün ne olduğu her defasında değişir, tamamen doğaçlama, durum neyse o. İnsanların on-off düğmesini bulmaktan zevk almak olarak tanımlamak yetersiz kalır, daha çok korkular ve güvensizliklerle başedebilmek için başvurulan bir YOL, bir hayat biçimi, bir öykü okumak gibi yaşamak belki, kimbilir? Tanışıp uzaklaşmak ayrı bir hikaye, tanışıp YOL’a devam etmek ise bambaşka…

Prag’dayım. Bir arkadaşımla o büyülü şehrin tarih ve sanat kokan YOLlarını arşınlıyorum. Zaman kısıtlı değil, on gün buz gibi havada o müze senin bu mekan benim gezip duracağız. Türkiye’ye kıyasla çok ucuz bir şehir, metrosu, treni heryere ulaşıyor. Geceleri de konser, tiyatro, bale, opera gibi etkinliklere gidiyorum. Bir gece önce Carmen’i izlemişim, o gece de Kuğu Gölü Balesi’ne gideceğiz, aynı mekanda olacak. Gel gör ki, bütün bir günü gezmekle geçirip bildiğimiz YOLlardan çıktığımızdan opera binasını bulamıyoruz. Ehh, birine sorduk, ordan burdan bir şeyler tarif etti, pek İngilizce bildikleri de söylenemez ama bir türlü anlaşıyoruz. Bir parka ulaştık ama burdan sola mı dönecektik sağa mı, bilemeyince parkta yürümekte olan bir adama sorduk, yaşlı bir adam. Opera binasını sorunca ‘ahh, Kuğu Gölü’ne gidiyorsunuz!’ dedi. Durup dururken kalbimde bir sevinç esintisi, neden olduğunu bile düşünmediğim bir esinti, sıcacık bir sevinç. O da baleye gidiyormuş, oooooohh, şanslı günümüzdeyiz, birlikte yürümeye başladık.
Opera binasına ulaştık. Bilet kalmamış. Birkaç kişi fazla biletini satmak için adam arıyor, ben tam bilete atlarken, yaşlı adam nazikçe kolumdan çekti, bilet bulma vaadiyle gişeye gitti, bizim parayla adam başı on liraya koltuklarımıza kurulduk. Yerimiz de iyiymiş gibi laflar edip üçümüz yanyana baleyi izledik. Ara olunca sohbet başladı, fizik profesörü, eşi çocuk doktoru, Slav, dört çocuğu var, kızlarından birini bir kaç yıl önce kaybetmişler, kanserden, çok başarılı bir iş kadınıymış, telefondan gösterilen fotoğraflar derken sıra gösteri bitişi birer ‘bugünün anısı olsun!’ fotoğrafına geldi. Lâfın arasında ikinci dünya savaşına onaltı yaşındayken katıldığını filan da söyleyince onu tanıma arzum iyice perçinledi. Biz oğlumla buluşup birer bira içeceğiz diyerek bir yerlerde oturmayı teklif ettim. İçki içmemesini kabul edersek gelebileceğini söyledi.

Oğlumun da katılmasıyla dördümüz sohbet dolu bir gece geçirdik. Savaşta yanı başında patlayan bombayla ölen askerleri anlatırken, hayat böyledir, biri ölür diğeri kalır ve bu niye böyledir bilemezsiniz dedi. Birbirimize kitap önerilerinde bulunduk. Konuşması çok etkileyici, sıkı entellektüel. Ayrılırken ben ona telefon numaramı ve e-postamı verdim. O bana telefonunu vermedi, e-postasını alıp iyi geceler dileyip ayrıldık.

Buraya kadar olan şeyler belki de pek çok seyahatçinin yaşadığı bir durum olabilir, öyle ya, tanımadık bir ülkede tanıştığın bir insanla sohbet etmek normal bir olaydır. Fakat bizim hikayemiz daha farklı gelişti. Dönüşte, yaşlı adam nazik davetim için teşekkürlerle çektiği fotoğrafları yolladı. Mektup şöyle bitiyor,
‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’
Parkta tanıştığımız anda ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ dediği an hissettiğim o esinti yine içimden geçti. Beni bu adama bağlayan bir şey var, var, ama ne, bulamıyorum. Fotoğraflara teşekkür yazımı yazarken, kimbilir belki de ülkemizi gelip görürsünüz, gibi bir şeyler yazdım. Gelen yanıtta buna istekli ifadeleri okuyunca da buyrun, eşinizle gelin, sizi ağırlarız evimizde dedim.
‘Tabiat olarak çekingen bir insanım,’
diye başlayan mektubunda eşinin işleri nedeniyle gelemiyeceğini ama eğer kabul edersek kız torunu ile gelebileceğini yazıyor. Haziran ayının ikinci haftası gelmeleri kararlaştırılarak hazırlandık. Bu kadar basit ve hızlı!

Eşim benim hikayelerime çok alışık olduğu için kucak açtı konuklara, havaalanına gidip karşıladık. Ev çok odalı, birer oda verdik, yemekler, hoşgeldiniz diyerek kadeh kaldırmalar, yaşlı olduğu için tuzu az yemekler, sabah güzel bir kahvaltı ve şehrin gezilecek yerlerine seferler, torun ben ve yaşlı adam. Akşam yemekte küçük oğlum, ‘anne bu adam dedeme benziyor,’ dedi.

Bir kaç yıl önce kaybettiğim babamın nev-i şahsına münhasır bir konuşma biçimi vardı, yani mesela o da böyle bir durumda soru sormaz, tesbit yapardı; ‘Kuğu Gölü balesine gidiyorsunuz,’ ya da ‘dışarda serin bir yaz akşamı var, bahçe beni bekliyor,’ Ölmeden bir kaç ay önce yolda halini hatırını soran genç bir meslektaşına ‘hakemin son düdüğünü bekliyorum,’ demiş, cenazesinde anlatmıştı o genç adam. Onu hatırlıyorum. Babama benziyor, babama benzemesi içimi coşturuyor.

Gelirken çok da güzel bir Prag manzarası getirmişler, yağlı boya, orijinal. Altı gün boyunca İstanbul kazan biz kepçe gezdik, nasıl mutlu nasıl mutlu ikisi de, biz de çok mutluyuz. Beş yıldızlı otel diyor, çok teşekkür ediyor, nasıl oldu bu iş diyor. Mozaik sanatına özellikle meraklı, gravürleri seviyor, Aya Sophia’da büyülendi adeta, hiç yorulmuyor. Topkapı’ya gittiğimiz gün program yoğun diye yanıma bir dostumu da aldım, iyi ki almışım, ben yorgunluktan Topkapı’nın çimlerinde kestirirken onlar müzeyi gezdiler.

Son günlere doğru bir gün boğaz turu yaptık, manzaraya bayıldı, fotoğraf üstüne fotoğraf çekti. O gün saat yedi gibi Saint Antoine Kilisesi’nde bir ayin varmış, sabahtan gitmeyi kafasına koyduğu için ben trafiği de hesaplıyarak nasıl yetişiriz telaşındayım. Taksi, metro filan derken hızlı bir yürümeyle kiliseye beş on dakika gecikmeli vardık. İkonların önüne gidip haç çıkardı, dua etti, sonra kilisenin ayin sıralarına yanyana oturduk, dua ediyor, gözleri kapalı, yüzünde bir huzur var seksen dört yaşındaki arkadaşımın. Papaz dua ederken koluma dokundu, başını hafifçe bana çevirdi, ama gözlerime değil, sanki başka birine bakıyor, fısıltı gibi bir sesle dedi ki, ‘bu muhteşem şehri gezerken, camileri, kiliseleri, insanın soluğunu kesen boğazı, gördüğüm her güzel şeyi görürken, dedim ki sen daima bizimlesin Maria!’
Ağlıyordu.
‘Parkta tanıştık, insan parkta tanıştığı bir insanın peşinden kalkıp bir YOLculuğa çıkar mı? Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim,’
Ellerimizi birbirine sımsıkı sarıp ağladık.
Şimdilerde ben ona o bana birbirinden güzel mektuplar yazıyoruz. Yaşlı arkadaşım Çek tarihi anlatırken artık konuyu değiştirme vakti geldi, bir şiirle diyerek, Japon bir şairden mısralar döküyor sayfaya;
‘Kış geçiyor
Kuşlar ağlıyor
Balıkların bile gözleri yaşlı.’

Marquez’den Neyimiz Eksik?

Standard

Şimdilik sayısı 106’yı bulan dini bayram yaşamışım, hatırlayabildiğim ilk bayram anısı bir film sahnesi gibi kazınmış aklıma. Annem arka bahçedeki evimizde abimin ve benim yüz ve boynumuzu sabunladığı bir bezle siliyor. Banyomuzu bir gün önce yapmış ama bayram sabahına temiz başlamak gerekiyor, öyle diyor annem. O bizim temizliğimiz ile uğraşırken akrabalarımızdan Halide Teyze’nin öldüğü haberi geliyor. Film bitiyor.

Sonraki yıllarda bayram demek hem anne hem baba tarafımdan nene dede ve büyükanne evleri. Dedem mutlaka ‘lehylimacun yaptırttım size’ diyecek, büyükannem kavurma yapacak, dedemin annesi Aliye Hanım başköşede oturacak, üçaylığından erkek torunlara daha fazla bayram harçlığı verecek, nenemin evi köyden kentten gelen akrabalarla dopdolu olacak, şansımız varsa Karakaş Necmi Amca’nın geldiği saate denk düşeceğiz ve neredeyse hep o şansı elde edeceğiz, gelsin kahkahalar, vallahi alem adamsın densin, rahmetli her defasında bizi güldürecek yeni bir hikaye anlatacak çünkü arşivi yok herşey doğaçlama gelişiyor. Bir keresinde ‘bu devirde para her kusuru örtüyorrrrrrr’ diyor, ay sanki rrrr hiç bitmeyecek, uzuyor da uzuyor. Nenem olur mu hiç öyle şey diyerek itiraz ediyor. ‘Olur Abla’ diyor Karakaş; haşmetli kara kaşları var, ‘bak’ diyor, cebinden bir tükenmez kalem çıkarıp sol avcuna bir şey yazıyor. Sonra avcunu gösterip ‘burda ne yazıyor?’ diye soruyor. Adana’da duymaya alıştığımız bir küfrü yazmış, af buyrun ‘dümbük’, herkes tüh tüh filan derken arka cebinden cüzdanını çıkarıp o devrin en büyük kağıt parasını gayet fiyakalı bir edayla çekiyor, diliyle yalayıp şakkkk diye sol avcunun ayasına bastırıyor. ‘Görünüyor mu?’ diyor. Soruyu sorarken kafasını titreterek sallıyor. Kahkahalar, kahkahalar…. Fellini Filmi’nden neyi eksik?

Evin içi insan dolu, kapıyı çalan yok, kapı açık çünkü, gelinler giyinmiş kuşanmış, takmış takıştırmış, Akay Ailesi’nin erkekleri karılarına iltifat ediyor, gelinlerin yüzü gülüyor. Dedemden ders almışlar; onun için dünya bir yana Hocanın Kızı bir yana. Öyle bir aşkla seviyor. Diyelim ki o sırada ailenin en küçük oğlan çocuğu geldi, bayramlıklarını giymiş, büyüklerinin elini öpüyor, dedem hemen ‘dedesi bu paşanın evinde ölecek’ diyor. Bu ailede bütün erkeklere paşa deniyor; misal Akif Paşaaaa… Kızlara hatunlu hitaplar yapılıyor; Güllatınnnn, Saniye Hatunnn, Nakiye Hatunnn, hep uzatarak. Çay servisi yapılırken çocuklara paşa çayı teklif ediliyor. Annem her defasında ‘çocuklar çay içmez’ diyor. Bu defalık içsin yengesi diyerek halalar bizlere iltimas geçiyor. Bayram buluşmaları sırasında erdemli insan hikayeleri anlatılıyor. Bazen de erdemsiz insan hikayeleri, o noktada yavaş seslerle hafif bir dedi ve de kodu durumları oluyor, ne demek olduğunu hiç bilmediğim ama hiç taktir görmeyen bir insan tipi için faizci deniyor, sözcük dudaklardan bir fısıltı halinde çıkıyor, başlar üç beş kere indirilip kaldırılıyor. Biz büyüyoruz.

Sonra bayram turları başlıyor, mübalağa yok, 30-40 kapı geziyoruz. Babamın Vecihe Teyze’sine gittiğimizde babam hep ama hep aynı hikayeyi anlatıyor; neymiş onlar nişanlıyken adamcağız nişanlısını yanağından bir öpmüş, babam da görmüş. Çocuk o zaman. Vecihe Teyze ve kocası bir gülüyor bir gülüyor, nasıl mutlular. Biz de mutluyuz çünkü bu hikayeyi dinlemeyi seviyoruz, hayret on keredir dinliyorum ama ilk kez dinliyormuşum gibi mutlu sonu bekliyorum. Nınınınnnnnnn, sırada adamın nişanlısını öpmesi var. Bir de bir akrabamız var, ismi lazım değil, büyüklerden, onlara gittiğimizde evdeki amca bize bayram harçlığını az veriyor. Biz az da olsa kağıt para bekliyoruz, o bize hep kuruşlu paralar veriyor. Bir bayram abime ben çıkarken onun elini öpmeyeceğim diyorum ve evet, hınzır ben, öpmeden çıkıyorum. Abime kağıt para vereceği tutmuş, iyi mi? Mümkün olsa geri dönüp elini öpecem ama geçti Bor’un pazarı.

Halit Amca’lara gitmeyi çok seviyorum. Bütün aile pırıl pırıl giyinmiş, misss gibi kokular sürünmüş, erkeklerin saçları biryantinli. Kadınlar bir zarafet abidesi gibi, hep tatlı bir tebessüm dudaklarda- Gülcan Teyze, Nurten Teyze. Bir de Ekselans var, annemin akrabası. Adını bilmiyorum o zamanlar, ona herkes Ekselans diyor. Marquez’e giriş yaptık, iyi mi? İnsan diplomat olsa ancak böyle olur, monşer monşer, nasıl bir şıklık, nasıl bir konuşma biçimi, onun prens filan olduğunu düşünüyorum, yoksa durduk yere adama neden Ekselans desinler?

Bayramın üçüncü ya da dördüncü günü aile büyükleri bizim evimize geliyorlar. Hiyerarşik bir sıra ile bayram ziyaretleri sürüp gidiyor.

Sonra, ‘ilk bayramı’ denen şeyi öğreniyorum. Ailede kayıplar yaşandıkça bayramlar o eski tadıyla geçmemeye başlıyor. Gözler, birbirine temastan kaçırılarak nemleniyor. Hikayeler artık daha az anlatılır oluyor. Karakaş Necmi Amca da ölüyor. Duvara asılmış çerçeveli fotoğraflara bakılıp iç geçiriliyor. Biz büyüyoruz.

Benim hafızamda bayram, o özel günde o güzel insanların yüzlerinde kilitlenmiş kalan kocaman bir kahkaha.

İçimde saklı kalan o kahkahalarla, hayatımdan bir hikaye gibi geçen insanlarımla, babamla, kayınbabamla, kayınvalidemle, Haticemle, Hasan Gençyılmaz’ımla, Bekirimle, Haluğumla, nenem, halam, amcam, Mediş Yengem, dedelerim, liste uzun, etimle kemiğimle ruhumla acısı olan herkesin acısına sakınarak ve sahip olduklarımı kaybetmemeyi dileyerek… Bayram. Tatlı başlayıp hüzünlü mü bitti? Hangimizinki öyle değil ki?

Fakat herşeye rağmen, hayat yeniden diriliş üstüne kurulmuştur. Bu yazı da Suç ve Ceza’dan feyz alıp Raskalnikof gibi yeniden dirilecek. Ruhunuzun yüceliğini hissedeceğiniz, beş on dostla akrabayla komşuyla tanışla geçireceğiniz nice bayramlara.